Showing posts with label taken by nora. Show all posts
Showing posts with label taken by nora. Show all posts

Tuesday, 9 February 2016

Bekleme yapma, devam et! ;)


Beni affedebiliyy misiniz?? Hem payam var benim amca *puppy eyes*

Yazamadım bir türlü.

Ha diyeceksiniz ki ne oldu da yazamadın?

Bir sorun bakalım niye yazamadım? 

Hayır yazmadın da n'aptın?

Sekiz milyon iki yüz elli.... Sen bu parayı n'aaptın???

^_^

Açıklamam bu kadar :)

Neyse, döndüm.

Dilerseniz hiçbir şey olmamış gibi kaldığımız yerden devam edelim ;) 


Ne deysin, olmaz mı amca? 

Böyle zamanlarda aramız açılmasın diye şuralardan buralardan takip edebilirsiniz:

Nora Jartan: Twitter, Instagram

^_^

peace


nora

Tuesday, 19 January 2016

Haşırt Tu Dı Blekbord!



Çok sağlam cortladım! ^_^

Bir gün kaçırınca gerisi çorap söküğü gibi geldi...

Haftasonları aksıyor yazma işi biraz.. Haftaiçi rutininde daha kolay bazı şeyler.

Olsun, bazı günler çifter çifter yazıp telafi ederiz. ;)

Bazen resmen rahat batmış da kendime iş çıkarmışım gibi hissediyorum ne yalan söyleyeyim ^_^

Hayır niye her gün diyorsun? Haftada 1 gün de?

İki günde bir yazıcam de?

Yok olmaz, durup dururken hayatı kendine zorlaştırmazsan hiçbir kıymeti yok.

Neyse.

İşte geldim burdayım.

Yakında çok süper bir yazı ile karşınızda olacağım hepiniz affediceksiniz beni.

Hepiniz derken?

Bi allahın kulu da merak edip sormadı bu kız her gün yazıcam dedi, kaç gündür niye yok diye?

O da sizin ayıbınız olsun!

^_^

peace

nora

Thursday, 14 January 2016

Uzay'da Bugün



Bugün de böyle geçti.


Uzay dönmeyi öğrendiğinden beri koltukta oturmak haram oldu. Ailecek yerde sürünüyoruz.

Hangi anne-babayla konuşsam "Ayy dur bu daha iyi günleriniz" diyor :/ Doğumdan 6. aya kadar her ay için böyle dediler. 

Bence aslında gittikçe zorlaşmıyor olay, her ayın farklı zorlukları var, insanlar atlattıkları evreleri unutuyorlar gibime geliyor.

Mesela ben gaz sancısı dönemi geçtiği için çok mutluyum. 2. aydan 4. aya kadar her gece, istisnasız 19.00-21.00 arası non-stop ağlama. Kabus gibiydi gerçekten. Bazı günler sabaha kadar.

Şimdi ise farklı zorlukları var, bir an bile yalnız bırakamıyorsun, aman onu ağzına atar, aman ordan düşer vs. Bir yandan artık iletişimde olduğumuz için çok keyifli bir yandan da yok dişi kaşınıyor bugün çok huysuz, yok 5. ay atak dönemi bilmem ne derken günler geçiyor işte. 



Bu aralar genel olarak yerdeyiz. Tabiri caizse "kıçım çıktı" ama olsun.

Televizyonun karşısına seriyorum bir çarşaf, bi yanımda Uzay, bir yanımda Netflix oohhh keyif.. Tabi bi bölüm diziyi izlemem 36 saat sürebiliyor bazen ama olsun buna da şükür :)

Özetle yorucu ama keyifli bir dönemdeyiz.

Paşazadenin emekleme çabaları hızla devam ediyor, 

Bakalım mobil versiyonu nasıl olacak ^_^



Ailecek yerdeyiz derken tabii ki kedi-köpek kim varsa birlikte sürünüyoruz! 

Eksik kalırlar mı hiç? ^_^



peace


nora

Sunday, 3 January 2016

Once Upon A Time


Binlerce fotoğrafın arasında bir şey ararken şu yukarıdakine rastladım.

Aklıma geldi, sonra.

20'li yaşların başındayken yani en çılgın zamanlarımızda diyeyim, hiç mutlu değildik gibi geliyordu bize. Sanki dünyanın tüm yükü bizim sırtımızdaydı. Ve biz mutsuzduk.

Halbuki sorumluluk namına zerre derdimiz, tasamız yoktu. Ama bunu 34 yaşındaki Nora söylüyor şimdi. O zaman sorsanız bambaşka... 2010'lu yılların tabiriyle "ergen kafası" işte...

Ve biz o mutsuzlukla içerdik. Çok içerdik. Zaten paramız yoktu, bir de olan kırıntıları içmeye harcardık. Sonra bir de mutsuzluğumuza parasızlık eklenirdi.

Bu arada gözünüzde yanlış canlanmasın, "eller havaya" bir bara gidip içmekten, dans etmekten söz etmiyorum. Öğrenci evlerinden, salaş, biranın en ucuz olduğu barlardan, çoğu zaman Gülcan Abla'nın evinden, sokaklardan bahsediyorum.

Rock henüz ölmemişti.

Rocker olmak havalıydı o zamanlar.

Justin Bieber'ın henüz altına yaptığı, Nicki Minaj'ın saçlarının siyah olduğu yıllar.

Matrix'in, Fight Club'ın hayatımızı değiştirdiği bir dönem.

Çok konuşuyorduk, o zamanlar.

Tartışıyorduk, derinlere iniyorduk.

Ve sonunda mutlu olmanın sırrını çözmüştük!

En dibe inmeliydik.

İnmeliydik ki, sonraki hamlemiz yukarı çıkmak olsundu.

Çünkü biz hep düşüyorduk. Hiç çıkmıyorduk.

En dipte ise; çoğu insanın düşüneceğinin aksine, depresyon değil, delilik vardı.

Delilik depresyonun da ötesinde bir şeydi.

Delilik, mutluluktu.

Çünkü toplumu, kuralları, yasaları, ahlakı, normları hiçe saymaktı.

"Aklı başında" insanın yapamayacağı şeyler bunlar.

Bizim bir şekilde delirmemiz gerekiyordu. O zaman çok mutlu olacaktık.

Peki becerebildik mi?

Tabii ki, hayır.

Bu kadar bilinçli bir şekilde yitirilebilir mi bilinç?

Hiç sanmıyorum.

Hayat araya girdi ve çarklar yerine yavaş yavaş oturdu.

Kendimizi çok farklı zannediyorduk, tabii ki değildik.

Alt tarafı çocuktuk işte.


peace

nora



Saturday, 2 January 2016

Karbela!



Malumunuz kar istilası altındayız.

Çoğu insan bu durumu "İstanbul gelinliklerine büründü" şeklinde olumlu bir şeymiş gibi betimlemeye kalksa da, kar bana; mahsur kalmak, soğuktan donmak, kayıp düşmek gibi birbirinden korkunç şeyleri çağrıştırır.

Üstelik her defasında sokaktaki canları düşünüp sinirlerim bozulur.




Ancak itiraf etmem gereken bir şey var ki, o da karda çekilen fotoğrafların / videoların bir başka güzel olduğu gerçeği. Hatırlarsanız, geçen yıl kar yağdığında hamile halimle kısacık bir video çekmiştik. Postası burada: Kar Tatili!

Uzay bebesi için ilk kez yağıyor kar. Kendisini pancar gibi giydirip 30 saniye içinde bu kareleri çekebildim.. Biliyorsunuz, aman çocuğu üşütmeyelim durumu ;)



Kar ile ilgili hepinizin unuttuğu bir diğer şey ise,  evlerin çatılarından sokak lambalarına kadar bembeyaz kaplanmış, kartpostaldan fırlamış görüntünün yerini iki gün sonra çamurun alacağı gerçeği. :) Vıccık vıccık, blönşş blönşş basacaksınız yerlere, yanınızdan geçen arabanın sıçrattığı çamurla banyo yapacaksınız... Çamur banyosu! Literally!

cheers

nora

Wednesday, 30 December 2015

MUTLU YILLAR!



Yılbaşı bebesi Uzay, mutlu yıllar diler!


Hepimizin böyle saf, masum ve naif bakışlar atabileceği bir yıl olsun.

Geçen yıl çok şiştik.

#bitartık2015


Her yıl olduğu gibi, bu yıl da gaza gelip kendime "yeni yıl hedefleri" belirleyeceğim elbette :)

Bunların bir kısmını ilk haftalarda gaza gelip yarım yamalak da olsa gerçekleştirirken, büyük bir kısmı içinse kılımı dahi kıpırdatmayacağım ^_^

Artık birbirimizi kandırmanın bir anlamı yok! :D

Bu hedeflerden sizi ilgilendiren bir tanesi var ki... KESİN BECEREMEYECEĞİM :)

Olsun, yine de hedef olarak koyayım, ne demişler;

Aim for the moon
Even if you miss
You'll land among the stars

Efendim, amacım 2016'da her gün (ama her allahın günü!) bloguma minik de olsa bir posta girmek!

"Ya bıragghhh!" dediğinizi duyar gibiyim ^____^

Hepinizi utandırıcam!

Görürsünüz!


İYİ SENELER!


nora

Wednesday, 6 May 2015

Öylesine.


Bunaltıcı bir Çarşamba.

Bir sürü işin altında gün ağırlaştıkça kendime kaçamak yapacak bahaneler yaratıyorum.

Ya dondurma yiyecektim, ya da buraya yazacaktım.

Baskülde 80'i gördüğümden ve haftaya doktor randevum olduğundan, dondurma seçeneğini elemek zorunda kaldım :/

Yukarıdaki fotoğrafı Brenizer tekniğiyle çektim. Keşke üşenmesem de anlatsam nasıl çekildiğini :) Aslında çok basit. Özetle, tek bir kare yaratmak için tüm ayarlarınız sabit kalırken (tüm değerleriniz ve özellikle focus'unuz manuelde kalmalı) , makinenizi aşağı, yukarı, sağa sola oynatarak birden fazla fotoğraf çekiyorsunuz. Sonra onları birleştiriyorsunuz. Böylelikle alan derinliği muazzam bir geniş açı fotoğrafınız oluyor. Harika şeyler çekilebilir bu teknikle. İlk fırsatta portrelerim üzerinde deneyeceğim.

Belki sizin için minik bir tutorial da hazırlarım :)

Cheers.

nora

Wednesday, 18 February 2015

Friday, 17 October 2014

Delirmemek için...

Hem gündemi takip edip, hem de akli dengemizi koruyabilmemiz için, günde en az 2 doz kedüş/kopiş fotolarına bakmamız lazım.

Bu da benim kamu sağlığına bir katkım olsun!

Bizim evin yeni nesil kuduruklarından ortaya karışık...!

Afiyet Olsun!








Mutlu Haftasonları y'all!

peace

nora







Saturday, 23 August 2014

Bir Domates Macerası


Merhaba.
Ben Nora.
Bitki yetiştiremeyenlerdenim.

Maşallah dediğim bitki 3 gün yaşamıyor yani, o kadar.

Çok özeniyorum, hevesleniyorum, alıyorum ve sonra da çok üzülüyorum.

Bu döngüden çıkamıyorum.

Evdeki kuduruklar da sağolsunlar hiç yardımcı olmuyorlar :/ Totolarının sığacağı büyüklükte bir saksıda çiçek girdiği an eve, "yeni tuvalet gelmiş koşuuuunnn!" nidalarıyla parti başlıyor.

Genelde onları bahane ediyorum ama içten içe biliyorum ki, onlar olmasaydı da bir bitkinin benim elimdeki ömrü olması gerekenden oldukça kısa ve acıklı olurdu.

Bir kaç hafta önce yine bir "evdeki bir kaç ihtiyacımızı almaya gidip, ihtiyaçlarımız hariç her şeyi aldığımız" alışveriş gününde bu minnak domates saksısını gördüm. Annem aklıma geldi. Ordu'daki evimizin minicik balkonunu domates tarlasına çevirmişti bir ara. Minicik saksılarda başlayıp, boyum kadar domates saksılarıyla donatmıştı balkonumuzu.

Tabii ki aldım.

Ama bu kez bildiğiniz misyon edindim.

İnternetten onlarca şey okudum, videolar izledim vs.

Benim anladığım, evde domates yetiştirmek için bilmeniz gereken 2 kilit nokta var:

Bol su + Bol güneş.

"Ne kadar zor olabilir ki?!" dedim.

Saksıyı koydum balkona, nasılsa kediler de çıkmıyorlar, domateslerimi katledemezler... Bol güneş kısmı cepte, tamam.

Ama bol su derken?

Kime göre neye göre bol?

Tüm bu evhanımı forumlarına izninizle buradan seslenmek istiyorum; kek yaparken koyacağınız sütün ölçüsünü birebir yazıyorsunuz da, bitki yetiştirmek için neden "bol" gibi göreceli bir kavram kullanıyorsunuz?

Gerçi ben biraz düz bir kadınım. Yemek tariflerinde de "alabildiğince un" dedikleri an kitleniyorum. Tam olarak ne alabildiğince? Elimdeki kap bayağı bir un alır yani zorlasam? Yazsanıza kardeşim diğer malzemelere göre oranını?!



Neyse efendim, ben de kendime göre bir "bol" ölçüsü yarattım kafamda ve sabah akşam suyu emdiğinde toprağın üst kısmı da hafif ıslak kalacak kadar suladım domateslerimi. (bakın ben bu amatör halimle bile kullandığım ölçüyü bir şekilde tarif edebiliyorum)

Ama ne yalan söyleyeyim, satın aldığımda üzerinde olan 2 yeşil domatesin de yakında hakkın rahmetine kavuşacağını düşünüyordum.

Aradan tam olarak ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum ama, kısa bir süre sonra bu iki yeşil domatesin kızardığını farkettim! Yanlarında da bir sürü başka yeşil domatesler!

Mission complete!

Olmuş domatesleri kopardık, tatları muhteşem!!!

Allahım, gerçekten de ne kolaymış!!!

Bundan sonra kendi domatesimi kendim yetiştiririm arkadaş! Organikse organiğin kralını yeriz!

Hemen bir hayaller, fesleğen de alalım, biber de alalım, onu da kendimiz yetiştirelim, bunu da bahçeye ekeriz... Bir anda, 2 cherry domates yetiştirdim diye 40 yıllık çiftçi oldum kafamda!

Arkadaşlarla sohbette konu bir yerden domates yetiştirmeye gelse gerine gerine diyeceğim ki; "efenim... bol su, bol güneş!..."

Ben böyle bir havalarda gezerken, domatesler de bir bir kızarırken, farkettim ki bu domatesin yaprakları kuruyor...

O arada bir saksı da fesleğen almışım bile gaza gelip.

O ilk parti domatesleri yedikten sonra bizim domates ağacı sizlere ömür. :/

Fesleğen de domateslerin gidişine dayanamayıp peşinden cort.

Sanırım benim kafamda yarattığım "bol su" ölçüsü yalanmış.

Tıpkı kendimi atlarımla hayal ettiğim şehir dışındaki dev çiftliğim gibi. :(

Ya da "bol güneş"i alabildiğince kullanmak gerekiyormuş domates yetiştirirken.

Velhasıl, yetiştiricilik kariyerim başlamadan bitmiş oldu.

Elimde sadece milyonda bir ihtimalle herhangi bir sohbette konusu açılırsa domates hakkında söyleyeceğim 2 şey kaldı:

Bol su, bol güneş!



cheers


nora




Tuesday, 5 August 2014

Hastane Ko(r)kusu









Çocukluğum hastane kokuyor.

Burnunuzun direğini sızlatan ağır bir kokusu vardı o zamanlar hastanelerin.

Şimdilerde otelden hallice çoğu klinik.

Bu fotoğrafları çektiğimde aslında koku falan yoktu etrafta.

Yine de sızladı burnumun direği yok yere.

Elbette kimseye hoş duygular çağrıştırmaz hastaneler ama ben fena bıkmışım o amonyak kokusundan, buz gibi metal aletlerin insanı olduğundan daha da huzursuz eden dokunuşlarından; -aman aman acıdığından değil de rahatsızlık hissi verdiği için- nefret ettiğim kocaman iğnelerden.

Sanki mikroplar öyle kokuyormuş gibi.

Sanki sağlam gitsem hasta olacakmışım gibi.

Artık büyüdüm ya, hiç iyi bakmıyorum aslında kendime.
Kapısından bile geçmiyorum hastanelerin.
Bir dolgum var aylar önce düşen, onu bile yaptırmaya gitmiyorum, öyle bıkmışım hastanelerden. 

Yarın öbür gün çocuk yapacak olsam, evde doğurmak istiyorum.

O derece.


N.


Monday, 4 August 2014

Görüşmeyeli neler oldu?



Ardan kocaman oldu!


Resimde görülen tipsiz bizim eve yerleşip üstüne de 5 tane yavru doğurdu! (vay benim dertli başım!)


Ardan'a kardeş geldi!


Tunca Ailesi kocaman oldu!


Kızım büyüdü! 


Evi yine bir sürü pati işgal etti!


Çocuk dizisi Pırdino için rengarenk çekimler yapıldı!


Noramore cicilerine bir sürü yeni tasarım eklendi!


Bol bol kilo alındı, pantolonlara sığılmaz oldu! >.< 

Neyse ki rejime girildi!


Açtığımız arayı toparladık sanki?


Sizin hayatınızda neler oldu?



peace.



nora

Monday, 10 February 2014

Noramore! I want more!

Heya!

Çok mağdurum gönül tostları :(

Çalışırken yakıt olarak kullandığım kahve bitmiş...

Bir kaç sene öncesinden kalma minik bir paket buldum, onu yaptım, içiyorum şu an... Yani bu bloga girdiğim son postam, bunlar kısacık hayatımda gördüğüm son görüntülerim olabilir... :S (Boşuna Drama Queen demiyorum kendime... Abartmaya bayılırım!)



Neyse efenim, ben aslında buraya yine reklam yapmaya girmiştim :) Noramore Sevgililer Günü speşıl kolekşın ile bu hafta Bonvagon'daydık yine :)

Bugün son gün! Hatta son 9 saat! İndirimleri ve çok özel ürünleri kaçırmak istemiyorsanız koşun!!!

Noramore Bonvagon'da!


Bu arada Noramore Sevgililer Günü koleksiyonu için canım arkadaşım Gutu'm bana harika pozlar verdi ^_^ Gecenin bir yarısı stüdyoma inip hem çalıştık hem de çok eğlendik :) Noramore Lookbook hazırlıklarına da başlamış oldum...

                                                               
                                                                        Golden Skull kolye by Noramore



Noramore sosyal medya hesapları da hareketleniyor, çok yakında bol hediyeli yarışmalar da yapacağız! Bence şimdiden takibe alın hesapları ^_^

twitter: @noramoreshop
instagram: noramoreshop

Yakında harika haberler de vereceğim, stay tuned!

cheers!

N.


Friday, 17 January 2014

Winter Mood!

Sanırım çoook uzun bir süredir kendim için fotoğraf çekmiyordum.

Çok sevdiğiniz bir şey işiniz olduğunda, keyif kısmını unutabiliyorsunuz. :/

Ee ofisten çıkacak fırsat da bulamadığıma göre, kendimi çekeyim madem dedim...

Veee ortaya "Winter Mood" adlı foto çıktı ^_^


Bir sonraki fotoğraf, sayın seyirciler, iş, aile, çoluk çocuk... Her ne sebeple olursa olsun, koşturmaktan bunalan gönül tostlarına gelsin....




peace.


nora

Tuesday, 7 January 2014

Anneeğğ Gaffam Yanıyo anneeğğğ!

Uzun süredir her bir dakikamı verimli geçirmeye çalışma kafasındayım.

Fotoğraf işlerinden boş kalan zamanları da Noramore ile doldurdum üzerinize afiyet.

Eğer bi şekilde ondan da artan zaman değil zamancık olursa, bunu da tutorial falan izleyerek dolduruyordum; aman boşa vakit geçmesin stayla.

Devreler yandı, tabii :S

Bugün dedim ki; anlamsızca bir şey yapacağım.

Ve yaptım da.

İşin daha anlamsız kısmı bunu sizlerle paylaşmak sanırım ama you know I'm crazy like that. ;)

Efenim bilgisayarımdaki fotolarımı kurcalarken, Sushi'min şu fotosunu buldum:


Bizim bahçede çekmişim güzel kızımı. Nasıl da tatlı şapşitto :)


Yaptığım saçmalığa gelecek olursak;


Taa---daaaaa!!!




Niye yani? Niçin???

Ne bilim.


Bazı insanların tablet kalemine erişimi engellenmeli bence...


İşte öyle.


peace

nora



Monday, 25 November 2013

Pazartesi Postası

Tamam kabul ediyorum.

Bugün pazartesi.

Haftanın en gıcık günü.

Hava da hiç yardımcı olmuyor, farkındayım.

Karanlık, yağmur, çamur. :/

İşte bu noktada ailenizin "Crazy Cat Lady"si olarak devreye giriyorum ve sizi bugünki modelimle başbaşa bırakarak en azından bu Pazartesi'yi güzel kapatalım diyorum :)



Kendisini bir arkadaşım yolun ortasında arabaların altında kalmak üzereyken bulup kurtarıyor.

Başka bir arkadaşım da bu güzelliğe talip oldu, çok mutluyum! Bir aksilik çıkmazsa, haftaya yuvasına kavuşacak! ^_^


Çekim boyunca modelim Pompik torrrtorrrr torlamayı da ihmal etmedi :)




Pawz. <3 p="">


nora




Friday, 22 November 2013

Kaç olduk?

Etrafımdakilerin bana en sık sordukları soru:

"Evdeki pati sayısı kaç oldu şimdi?"

Mumuk The Kuduruk

İki basamaklı rakamlara geçtiğimizden beri bu soruyu hep geçiştiriyorum, ya da *politically correct* cevaplar vermeye çalışıyorum. ;)



Niye kasıyorsam?

3. kediden sonra zaten "manyak" gözüyle bakmaya başlamıştı herkes bize... ^_^

İşin aslı şu; hani siz bir hamur işi yaparken alabildiğine un koyuyorsunuz ya, heh biz de işte evimiz alabildiğince sokaktaki muhtaç durumdakilere açıyoruz kapımızı. ^_^

Ama artık bahçeli bir evde oturuyor olduğumuzdan, eskisi kadar zor olmuyor... Çoğu evi otel gibi kullanıyor zaten. Mesela Sushi zillisi artık sadece yemek yemek için uğruyor, iki sevdirip kaçıyor. Bazı günler gelmiyor bile...

Torunlardan sadece Avatar eve bağlı çıktı... O da garip bir bağlılık... Üst kapının önünde "Açın şu kapıyyyaaaaa!" diye ağlar, açarız, koşarak çıkar... Hooop dışardan alt kapıya dolanır, "Bu kapıyı da açıııııaaaannn!"... Ta ki bizi hayattan soğutana dek, bu şekilde bütün kapıların önünde isyandadır kendisi...

Son ütücü - Avatar ^_^

Cappy-licious

Bu kadar çok evcil hayvanla yaşamak elbette herkese göre bir şey değil... Tek bir hayvanın bile size nasıl bir sorumluluk yüklediğini düşünün... Bildiğin mesai harcıyoruz eşimle... Benim stüdyom evimin alt katı olduğundan, yani işim gereği kendileriyle daha çok haşır neşir oluyorum :) Ama zorlukları yok dersem yalan olur.

Doğal ortamında Sissy :)

En büyük sıkıntı tabii ki, temizlik! O_O Aslında çocuklarımı bahçeye salmadan önce sadece tüy problemimiz vardı... Onlar döküyorlardı, ben temizliyordum. Sonuçta kedi gerçekten de temiz bir hayvanat türü :) Şimdiyse tüy sorununa ek olarak, özellikle kışın, bir de çamur sorunumuz eklendi :) Hadi köpüşlerin patisini siliyorum dışardan girdiklerinde falan ama sıkıysa kedüşlerinkini sil :) Herhalde denesem hastanelik ederler beni ahahah ^_^ Zaten 10 küsür kedinin günde 1586 kez eve girip çıktığını düşünürseniz, matematiksel olarak da mümkün değil bu yöntem :) (Hala tam kedüş sayısını söylemiyorum yalnız ;)) 

Nana, nam-ı diğer Nanik!

O sebeple daha kolay olan, evin ortasında duran vileda yöntemini kullanıyorum :) Her bir kedüş eve giriş yaptığında "Kakılmıştır benim adım...!" anlayacağınız... :)

Mumuk'un pencere Qeyfi ^_^

Bir de bu kudurukları bırakıp bir yere gidememek gibi bir durum var tabii ki... Eğer şehir dışına gidilmesi gerekiyorsa eyvah! Birimizin evde kalması şart... Tatil falan? Zaten mümkün değil!

Sushi & Zeus

Sadece kedüşler varken yine de bir kaç gün bırakabiliyorduk da, Zeus'la Lulu'yu evde bırakıp gitmek diye bir alternatifimiz yok :)

Lulu & Zebuşka

Dışarı çıkan bir kedinizin olmasının bir diğer güzelliği (!) de, size olan sevgisini gösterme biçimi olarak, hediyeler getirmesidir... :/


Ben ki, bu eve taşınmadan önce böcek görsem tavana zıplardım, artık tam bir Amazon kadını oldum diyebilirim... Yukarıda görmüş olduğunuz gibi zavallılar bizim kedilerin kadrajına girdikleri an, işleri bitiyor... " Annecim sen bize çok iyi bakıyorsun, al ben de sana bunu avladım!" hediyesiymiş bunlar... Bence düşünmeleri yeter, gerçekten getirmeseler de olur!!! >.<



Aslında bu yazı daha çooook uzun sürer ama ben biraz yoruldum, şu Nanik gibi serileyim biraz koltuğa diyorum :) 

Siz de bu arada tahmin edin bakalım, evde kaç kişi olduk biz en son?

^_^

peace

nora