Tuesday, 19 January 2016

Haşırt Tu Dı Blekbord!



Çok sağlam cortladım! ^_^

Bir gün kaçırınca gerisi çorap söküğü gibi geldi...

Haftasonları aksıyor yazma işi biraz.. Haftaiçi rutininde daha kolay bazı şeyler.

Olsun, bazı günler çifter çifter yazıp telafi ederiz. ;)

Bazen resmen rahat batmış da kendime iş çıkarmışım gibi hissediyorum ne yalan söyleyeyim ^_^

Hayır niye her gün diyorsun? Haftada 1 gün de?

İki günde bir yazıcam de?

Yok olmaz, durup dururken hayatı kendine zorlaştırmazsan hiçbir kıymeti yok.

Neyse.

İşte geldim burdayım.

Yakında çok süper bir yazı ile karşınızda olacağım hepiniz affediceksiniz beni.

Hepiniz derken?

Bi allahın kulu da merak edip sormadı bu kız her gün yazıcam dedi, kaç gündür niye yok diye?

O da sizin ayıbınız olsun!

^_^

peace

nora

Thursday, 14 January 2016

Uzay'da Bugün



Bugün de böyle geçti.


Uzay dönmeyi öğrendiğinden beri koltukta oturmak haram oldu. Ailecek yerde sürünüyoruz.

Hangi anne-babayla konuşsam "Ayy dur bu daha iyi günleriniz" diyor :/ Doğumdan 6. aya kadar her ay için böyle dediler. 

Bence aslında gittikçe zorlaşmıyor olay, her ayın farklı zorlukları var, insanlar atlattıkları evreleri unutuyorlar gibime geliyor.

Mesela ben gaz sancısı dönemi geçtiği için çok mutluyum. 2. aydan 4. aya kadar her gece, istisnasız 19.00-21.00 arası non-stop ağlama. Kabus gibiydi gerçekten. Bazı günler sabaha kadar.

Şimdi ise farklı zorlukları var, bir an bile yalnız bırakamıyorsun, aman onu ağzına atar, aman ordan düşer vs. Bir yandan artık iletişimde olduğumuz için çok keyifli bir yandan da yok dişi kaşınıyor bugün çok huysuz, yok 5. ay atak dönemi bilmem ne derken günler geçiyor işte. 



Bu aralar genel olarak yerdeyiz. Tabiri caizse "kıçım çıktı" ama olsun.

Televizyonun karşısına seriyorum bir çarşaf, bi yanımda Uzay, bir yanımda Netflix oohhh keyif.. Tabi bi bölüm diziyi izlemem 36 saat sürebiliyor bazen ama olsun buna da şükür :)

Özetle yorucu ama keyifli bir dönemdeyiz.

Paşazadenin emekleme çabaları hızla devam ediyor, 

Bakalım mobil versiyonu nasıl olacak ^_^



Ailecek yerdeyiz derken tabii ki kedi-köpek kim varsa birlikte sürünüyoruz! 

Eksik kalırlar mı hiç? ^_^



peace


nora

Wednesday, 13 January 2016

Yazamamak.



Cicili bicili yazılar hazırlamıştım size.

Sosyal medyanın diğer mecralarında hışımla siyasi paylaşımlar yapsam da, bu blog kişisel hayatımdan pozitif paylaşımlar yaptığım, insanların okurken keyif almasını istediğim bir yer oldu hep.

Ama bu ülke içimizde olumlu ne varsa öldürüyor artık.

İnsan pozitif bir şey paylaşmaktan utanacak duruma gelir mi? 

Gelir.

Ne yazayım ben şimdi?

Her gün göz göre göre ölenleri mi anlatayım burda?

Çocuklar ölmesin diyeyim de terörist mi ilan edileyim bu yaştan sonra?

İstanbul'un göbeğinde patlayan bombanın bizi şaşırtmayacak kadar normalleşmesini mi yazayım?

Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil.

" Hala dünyayı istila etmeyen uzaylıların da allah belasını versin!"


peace


nora

Monday, 11 January 2016

Rahatımı Bozanlar - 01



Bugün "Rahatımı Bozanlar" köşesinde kenarda bekleyen "62836381 adet güncellemeniz var" bildirimini işleyeceğiz.

Auto-Update yapsın dersen, hiç beklemediğin bir anda telefonun doldu mesajıyla karşılaşabilirsin. Çünkü gerekli gereksiz 1500 uygulama yüklü telefonuna ve hepsini güncellemeye kalkarsan fotoğraf dahi çekemeyeceksin.

O yüzden sadece sık kullandığın uygulamalarını güncel tutuyorsun. Aman yok "update" dediğin top yekün benden uzak olsun deme şansın da yok çünkü bir süre sonra zamanın gerisinde kalmışsın gibi, kullandığın uygulamalar çalışmaz hale geliyor.

Görmezden gelmeye çalışıyorsun ama ahh o bildirimler... Nasıl da çöküyor omuzlarına ağır ağır.. Her tuş kilidini açtığında parmağın kırmızı bir baloncuk içindeki rakama gidiyor önce ansızın. ancak hayır, bu rakam sana gelen mesajların sayısı değil... Usul usul çekiveriyorsun parmağını, içinde hüzün.


İşte bunlar hep dram.


Peace.


nora


*Fotoğraf bulamayınca oturdum Rahatımı Bozanlar logo/görseli hazırladım 2 dakikada :) Böyle bi bölüm olsun madem artık blogda ^_^

Sunday, 10 January 2016

Herkesin Pazartesi'si Kendine



Çok büyük ihtimalle siz bu yazıyı okuduğunuzda sendromların vazgeçilmez günü Pazartesi olmuş olacak.

Evet, Pazartesi diye bir gerçek var ve siz ondan nefret ediyorsunuz.

Beyaz yakaların kabusu olarak da bilinen Pazartesi'nin stresi Pazar gününden başlıyor kabul edin...

Halbuki Cumartesi ne güzeldi, sanki hiç bitmeyecekmiş gibi ne yapacağınızı şaşırmıştınız :) Hatta Cuma akşamı iş çıkışı nasıl da bir "ohhh beee!" demiştiniz, hatırlasanıza?

Ne çabuk geçti haftasonu?

Been there, done that.

Siz çalışanlar için Cuma-Pazartesi arası yaşanan duygu iniş çıkışları neyse, benim gibi evde oturup el kadar bebesine bakan anneler için her gün bu durumun hızlandırılmış versiyonu!

Sabahın köründe başlayan mesaimiz, gün içerisindeki yüksek stres ve tempo sebebiyle akşama doğru yerini aşırı yorgunluğa bırakıyor. Yani bu durumda sabahtan akşama kadar bebekle geçen zamanı Pazartesi-Cuma arası mesainiz gibi düşünün.

Akşam olunca enerjinizin son damlasıyla saatleri saymaya başlıyorsunuz. Tıpkı siz çalışanların trafikte dakikaları saydığı gibi.

Ve sonunda yavrunuz uyuduğunda, ki bu sizin Cuma akşamı ruh halinize denk geliyor, bir ohh çekiyorsunuz... Sizin Cumartesiniz gibi biz de, gün içerisinde aklımıza gelip de yapamadığımız her şeyi bi anda yapmaya çalışıyoruz. Çocuğun uyuduğu saatleri nasıl değerlendireceğimizi şaşırıyoruz!

Evi mi toparlasam? Kaç gündür duş almadım, banyoya mı girsem? Şu tırnaklarımı artık keseyim! Ayy mutfağa gireyim en iyisi... Benim dizi noldu ya? Ne zamandır bi film izlemedim... Dur iki dakika Lulu'yla oynayayım... Offf saat kaç oldu, bir kaç saate uyanacak bu çocuk?!

Ve bizim Pazartesi'miz hiçbir şey yapamadan geldi bile.

Uykumuzu bile tam alamadık. :/

Her gün böyle.

Üstelik sizin işyerinde en azından molalarınız, öğle tatiliniz var. Tamam cennet değil belki işyeriniz ama en azından istediğiniz an kahvenizi de içebiliyorsunuz :)

O yüzden hiç şikayet etmeyin.

Bırakın müdürünüz söylensin, "deadline"lar sıkıştırsın, mail kutunuz dolsun taşsın...

Söylemesi kolay ama stres yapmayın!

Çünkü işler bitmez. O proje biter, yenisi gelir. Hepsi de eminim çok acil "finalize" edilmelidir.

Hiçbiri sizden, huzurunuzdan, akıl sağlığınızdan önemli değil.


O ZAMAN DANS!



RENK!




peace :)


nora


Saturday, 9 January 2016

Golden Globes 2016



Şu hayatta gerçekten bayıldığım bir ünlü varsa o da Ricky Gervais'tir.

Sadece komedyen olduğu için değil, insan olarak da, hayattaki duruşuyla ve bunu çekinmeden her fırsatta dile getirmesiyle de kendisine hayranım.

Üstelik de müthiş bir hayvan dostu.

Hayvanlar adına bir çok kampanyaya destek oluyor, yüzbinlerce dolar toplanmasını sağlıyor. Av meraklısı denyolara da birebir twitter hesabından ağzının payını veriyor zekasıyla.

Ollie adında Nana kılıklı bir de kedisi var :)

Ve bu adam bu Pazar 4. kez Golden Globes'u sunacak.

Çok heyecanlıyım :)

Mutlaka denk gelmişsinizdir, önceki yıllarda yaptığı sunumlarda Hollywood yıldızlarını yerden yere vurmuştu. Şimdiye kadar bu tarz bir davette bu kadar gaddar espriler yapan yoktur herhalde gözlerinin içine baka baka.

Türkiye'de herhangi bir kanal yayınlayacak mı bilmiyorum, eskiden CNBC-E yayınlıyordu ama artık bu kanal da nanaykente gittiği için, sanırım canlı izleyemeyeceğiz. Hoş, simultane tercümanlar sıkıcılıklarıyla töreni zaten izlettirmiyorlardı ya, neyse. Saatler öncesinde başlayan kırmızı halı görüntülerini canlı izlemek isterseniz E! (Entertainment TV) canlı veriyordur yine.

Ben her yıl olduğu gibi bir kaç gün sabredip torrente düşmesini bekleyeceğim.

Dürüst olmam gerekirse bu yıl ödüller umrumda değil, Gervais için izleyeceğim :)


Cheers!


nora


image source: NBC.com

Thursday, 7 January 2016

Kişisel Gündem v.1

Cortladım cortlayacağım az kaldı :)

Benim gibi koltuk patatesinin nesine 365 Project ? ^_^

Şaka şaka, gayet motivasyonum yüksek, hiç fena gitmiyorum bence :) Son 1 yılda yazdığımdan daha fazla posta girdim buraya, gururluyum. Siz de okuyorsunuzdur diye düşünüyorum, umarım yanılmıyorumdur. Arada bir ses edin ;)

Sadece, buraya şefkat gösterebilmem için Uzay'ın uyumasını beklemem gerekiyor, bu sebeple gecenin köründe giriyorum yazıları, artık o kadar da olur! Bardağın dolu tarafından bakarsak, her sabah kahvenizi alıp bilgisayar başına geçtiğinizde, yeni bir yazı görüyorsunuz ^_^



Bugün bir ara oğluşla salonda takılırken baktım kendi kendine ana kucağında oynuyor, bi cesaret ne zamandır son bölümünü izlemek kısmet olmayan Childhood's End'i izledim. Birer saatlik 3 bölümden oluşan bir mini dizi. Bayılıyorum sci-fi mini dizilere. Eskilerden favorim Lost Room'dur.

Childhood's End, ilk bölümden itibaren acayip sarıyor zaten, tavsiye ederim. Gayet başarılı. Bilim-kurgu severler beğenecektir. Şimdi hiç konusunu anlatıp da spoiler vermeyeyim. 

Onun dışında günün haberi tabii ki de Netflix'in dünyaya açılması oldu :) 

Tabii ki eksik kalmadık.

Kociye yılbaşında Apple TV almıştım, Netflix'in uygulamasına bakıp bakıp gözümdeki yaşları siliyordum ki tam zamanında yetişti :) Evet içerik Amerika'dakine göre henüz çok zayıf ve Türkçe altyazı henüz yok ama şu an için problem etmiyorum çünkü Digitürk'ü kapatmak için bahane arıyordum, şahane oldu. Dünkü fırtınada yine çanak döndü, sinyal gitti, her seferinde gelip 30 saniyelik çanak düzeltmeye bile para almalarından bıktım. Zaten yıllardır Friends izlemekten ciğerim soldu. İlk işim arayıp da bulamadığım, Ricky Gervais'in dizisi Derek'i izlemek olacak Netflix'te, mis gibi. Hoşçakal Digitürk!

Ha tabii gerçekten Digitürk'ü kapatmak diye bir şey varsa! >.<

Daha önce defalarca denemiştim, bin dereden su getiriyorlar, eskiden sırf kapatma diye bir sürü bedava kanal veriyorlardı falan... Son denememde bayağı yol katettim halbuki. Her şey tamam, hiçbir tekliflerine boyun eğmiyorum, kararlıyım, taviz yok, o Digitürk kapanacak! 

Son noktada, "Efendim iptal talebinizi belirten bir dilekçe yazıp faks çekmeniz gerekiyor" dedi telefondaki yetkili.

Sene 2015.

Faks.

Faks ne lan?!

"Mail atsam?" 
- Olmaz. 
"Kargo ile göndersem?" 
- I-ıh.

İlla faks çekeceksin dedi.

İşte o noktada yenildiğimi kabul etmem gerektiğini anladım. 

Çünkü hiçbir kuvvet beni kaldırıp da içinde bulunduğumuz yüzyılda hala faks makinesi bulunduran bir kırtasiyeci aramaya gönderemez! 
Pes ettim.

Sonradan öğrendim ki online halledilebiliyormuş sanırım bu faks çekme işi. Artık hiçbir engel kalmadı.

Eeee Netflix de geldi, öyleyse bu hafta

FAKS YOU DİGİTÜRK!

peace

nora

Wednesday, 6 January 2016

Kanyon

Atmosfer henüz çok değişmeden bir an önce paylaşayım istiyorum.

Yeni yıl zamanı yolunuz Kanyon'a düştü mü?

Benim Aralık ayında bir kaç kez düştü.

Sanırım şimdiye kadar gördüğüm en iyi yeni yıl süslemesini Kanyon yapmıştı. Gerçekten masalsı bir ortam yaratmışlar.


İstisnasız herkes en alt kattaki yapay karlarla kaplanmış mini göletin etrafında fotoğraf çektiriyordu.

Hatta eşim kahve almaya gittiğinde oğlumla beklerken, bir ömrümüze yetecek kadar selfie çeken insan gördük diyebilirim :)


Instagram hesabımı takip edenleriniz bu fotoğrafı görmüşlerdir zaten :) Minik kutup ayısıyla soğuk demiyoruz geziyoruz.. Tabii bu fotoğrafı çektiğimde gerçek kar henüz yağmamıştı, biraz o yüzden de alışveriş merkezini o halde görünce büyüleniyordu insan.


Fotoğraflar maalesef cep telefonuyla çekildi, 8 kiloluk bir tostosla gezdiğimden Marky'mi yanıma almayı aklımdan bile geçirmiyorum bu aralar ^_^


Aslında ilk gittiğimde bu alanda buz pateni sahası vardı, çekmemişim onu. Sonradan gittiğimde tasarım pazarı kurulmuştu. Noramore olarak belki Uzy büyüyünce biz de orda yer alırız ilerleyen senelerde ;)



Efendim buraya kadar Kanyon tanıtımı gibi oldu farkındayım. Ancak benim bu blogda para / hediye vs. karşılığı yazı yazmadığımı eski takipçiler bilir. Yeni gelenler için de belirtmiş olayım, kendi markam olan Noramore dışında reklam almıyorum ^_^ Eğer bir mekanı, bir ürünü anlatıyorsam tamamen babamın hayrına, gerçekten beğendiğim ve tavsiye etmek istediğim için yazıyorum. Bu da burda dursun.

Zaten birazdan bahsedeceğim konu ile bunun bir tanıtım yazısı olmadığı çıkacak ortaya...

Yıllardır, en sevdiğim alışveriş merkezi olarak Kanyon'u söylerim. Ferah, havadar, şık, sakin olduğu için diğer AVM'lerden çok seviyordum. Ta ki, bir bebek sahibi olana kadar.

İnanır mısınız bilmem ama Kanyon'un otoparkına bebek arabasıyla inmeniz imkansız. 

Asansör ilk kata kadar var.

Yürüyen merdivenin ise ilk kattan itibaren önüne kocaman demir duba koymuşlar, hani alışveriş arabalarını çalmayalım diye koyarlar ya, ondan. 

Doğal olarak otopark katlarına bebek arabasıyla inemiyorsunuz. 

Çok saçma di mi?

Bence de.

Diyelim ki insan değil, Zeyna'sınız; bi kolunuzla çocuğu sırtladınız, diğer kolunuzla da bebek arabasını yüklenip bir şekilde dubayı atlattınız ve geçtiniz. (Ki bence mümkün değil geçemezsiniz)

Peki ya engelliler???

Onlar ne yapacak?

İstanbul'un göbeğinde, Levent'te bir alışveriş merkezi bunu yapıyorsa...

Bence korkunç bir şey, üstelik tasarımıyla da övünen bir mekan bu konuyu düşünmemiş olabilir mi? 

Hoş, asansör olan yerlerde de sağlıklı, gencecik insanlardan biz bebeklilere ve engellilere sıra gelmiyor o ayrı konu... Ben Uzay gelene kadar, hamileliğim de dahil olmak üzere, asansör kullanmak nedir bilmiyordum, çoğu yerin asansörünün nerde olduğunu bile bilmem. Gerçekten anlayamıyorum bu insanları.

Bugünkü yazı da böyle tatsız bitsin.

Belki okuyan biri olur da, dank eder.

peace

nora




Tuesday, 5 January 2016

Kedi, Köpek ve Bebek

"Eeee akşama ne yemek yapsam?" gibi "Yarın bloga ne yazsam?" diye düşünür oldum ^___^

Hatta dürüst olmam gerekirse, tanıyanlar bilir; akşama ne yemek yapsam diye düşündüğüm pek görülmedi bugüne kadar ;) Kıymetinizi bilin!

Aslında elimde yazılmayı bekleyen çok sağlam hikayeler var... Bunlardan en bombası elbette ki doğum hikayem... Kendi doğumum değil tabii ki, Uzay'ın doğum hikayesi. Öyle ya, neden "doğum hikayem" diyoruz? "Doğurma hikayem" denmeli aslında. Neyse.

Doğurma hikayemi hemen yazamayacağımı biliyordum aslında ama çocuk nerdeyse 6 aylık olacak, bu kadar gecikeceğimi tahmin etmiyordum. Hoş, bu süreçle ilgili hemen hemen hiçbir şeyi doğru tahmin edemediğimi bir bir başıma gelince anladım ya... Şimdi daha iyi anlıyorum, markette sokakta hamile halimi görüp bana acıyan gözlerle bakan diğer anneleri ^_^

O bakış aslında "You have no idea!" bakışıymış :)

Siz siz olun, çocuk sahibi değilseniz, hiç atıp tutmayın.

Ben çok atıp tuttum.

Hepsi patladı :)

Doğum macerasını ayrıca yazacağım. Söz. Her hamile gibi ben de başka insanların hikayesini okumaya can atıyordum. Sadece bu sebeple bile yazmam gerek.


Evde bir sürü pati varken bir de çocuk gelince noldu? 



Daha fazla yorucu oldu. Hepsi bu. Önceleri %100 benim ilgimi gören tipitoşlar, ben Uzay'a kilitlenince, triplerden triplere girdiler. Kıskananlar oldu tabii, ama kıskanmak deyince çocuğa zarar verecek bir kıskanma gibi düşünmeyin, işte yukardaki gibi, ana kucağını paylaşamamak mesela :) Cappy'i indiriyorum, çocuğu alıyorum koymak için, hoooop o arada Nana oturmuş bile! 

Ailenize yeni katılan bir bebek olduğunda evdeki hayvanlarınızı göndermek zorunda değilsiniz. Bu saçma düşünceyi atın kafanızdan. 



Kediniz / köpeğiniz kasıtlı olarak bebeğinize zarar verecek hiçbir şey yapmaz. Elbette ki bebeğinizi gözünüzün önünden bir saniye bile ayırmamalısınız; ancak zaten evde bir hayvanınız olmasa da bebeğinizi gözünüzün önünden bir saniye bile ayırmamalısınız :)

Bizim asıl kadromuz artık Cappy, Sissy, Nana ve Lulu. (Zeus bir kaç ay önce bizi terk etti, o konuyla ilgili elim pek gitmiyor klavyeye ama yazıcam bir ara..) Ama bunların dışında hem eve girip çıkan 10 kadar kediden oluşan bi seri var (Avatar, Sushi, Ponpon, Karamel, İrmik vs. ), bir de üstüne bir bu kadar daha eve girmeyen, bahçede baktıklarımız. 

Böyle bir eve bir de bebek doğunca, bana da sadece kafaya huniyi geçirmek kaldı ^_^



Evimiz büyük, yer sıkıntımız yok aslında. Zaten zamanında hayvanlar rahat etsin diye böyle bir eve taşınmıştık. Ama tabii ki de evin büyük olması evdeki bütün hayvanların ben neredeysem orada olma isteğini değiştirmiyordu ^_^

Her an benimle alt alta üst üste olmaya alışık kedilerim ve Lulu, sezaryen sonrası iyileşmeye çalışan, 7/24 kucağında bebek olan, bu insanlıktan çıkmış vaziyetteki annelerini pek bir yadırgadılar. 

Eve gelen giden de cabası.

Normal şartlarda da misafir olayına pek sıcak bakmayan kedilerim iyice telef oldular :) 

Neyse ki ilk tantanalar geçince her şey normale döndü.

Tabii ki bu süreçte birbirinden fantastik şeyler duymadım değil... Aman tüy kaçar, aman bebeğin suratına otururlar (niyeyse?) aman şöyle yapar, böyle yapar... Bunları diyenler de hayatı boyunca evinde tek bir hayvan beslememiş insanlar... 

"Çok afedersiniz de, benden iyi mi bileceksiniz?" demedim. 

Onun yerine çocuğuma, aileme odaklandım. Onlarla savaşarak harcayacağım enerjiyi, oğluma kullandım. 

"Hıı.. hıı.. evet... tabii tabii... Yok zaten almıyoruz biz kedileri o odaya... " falan :)

Bu yazıyı okuyan hayvan sahibi hamileler varsa, tavsiye ederim, hiç uğraşmayın, ağzınız onları onaylarken, kafanızın içinde minik bir maymuncuk trampet çalsın :)

  Dinlemeyin, geçin.

İçinize endişe tohumları ekmelerine izin vermeyin.


Hayvanlarınızın düzenli aşılarını, iç-dış parazitlerini yaptırın, sizin de aklınızda bir soru işareti kalmasın.

Siz zaten annelik içgüdülerinizle yavrunuzu her türlü tehlikeden koruyacaksınız, bırakın çocuğunuz hayvan sevgisinden mahrum kalmasın.

Bir süre sonra bebişiniz ayaklandığında hayvanları ondan nasıl koruyacaksınız onu düşünün :)


peace

nora



Monday, 4 January 2016

Bugün Mükemmel Bi Gün Olacak!



Bu saatte,

Bu soğukta,

Hava bile henüz aydınlanmadan sıcacık yorganın altından çıkıp işe gitmek zorunda olanlar için hepinizi 1 dakikalık saygı duruşuna davet ediyorum. >.<

Tamam benim durumum da çok içaçıcı değil, 6 buçuk gibi enerji topum tarafından uyandırıldım ama en azından dışarı çıkıp otobüs beklemek zorunda değilim!

Sizler için çok üzülüyorum arkadaşlar. Valla.

Ama madem bu durumdan kaçış yok, bari zevk almaya bakalım.

Benim yaklaşıķ 10 yıldır her gün dinlediğim, hatta uzun yıllar blogumun sağ köşesinde podcast'lerini paylaştığım radyo programı Modern Sabahlar 14 Aralık tarihinden beri 89.0 Joy Türk'te yayınlanmaya başladı! Yani artık sadece Ankaralılar değil, artık tüm Türkiye sabahları Ege, Fahir ve Oktay'la uyanıyor!

Takın kulaklığınızı binin otobüsünüze, açın arabanın radyosunu, ne soğuğu sallayacaksınız, ne de trafiği!

Bir kaç güne hastası olup, gelip bana teşekkür edeceksiniz!l

Şimdiden rica ederim :)

Peace

Sunday, 3 January 2016

Once Upon A Time


Binlerce fotoğrafın arasında bir şey ararken şu yukarıdakine rastladım.

Aklıma geldi, sonra.

20'li yaşların başındayken yani en çılgın zamanlarımızda diyeyim, hiç mutlu değildik gibi geliyordu bize. Sanki dünyanın tüm yükü bizim sırtımızdaydı. Ve biz mutsuzduk.

Halbuki sorumluluk namına zerre derdimiz, tasamız yoktu. Ama bunu 34 yaşındaki Nora söylüyor şimdi. O zaman sorsanız bambaşka... 2010'lu yılların tabiriyle "ergen kafası" işte...

Ve biz o mutsuzlukla içerdik. Çok içerdik. Zaten paramız yoktu, bir de olan kırıntıları içmeye harcardık. Sonra bir de mutsuzluğumuza parasızlık eklenirdi.

Bu arada gözünüzde yanlış canlanmasın, "eller havaya" bir bara gidip içmekten, dans etmekten söz etmiyorum. Öğrenci evlerinden, salaş, biranın en ucuz olduğu barlardan, çoğu zaman Gülcan Abla'nın evinden, sokaklardan bahsediyorum.

Rock henüz ölmemişti.

Rocker olmak havalıydı o zamanlar.

Justin Bieber'ın henüz altına yaptığı, Nicki Minaj'ın saçlarının siyah olduğu yıllar.

Matrix'in, Fight Club'ın hayatımızı değiştirdiği bir dönem.

Çok konuşuyorduk, o zamanlar.

Tartışıyorduk, derinlere iniyorduk.

Ve sonunda mutlu olmanın sırrını çözmüştük!

En dibe inmeliydik.

İnmeliydik ki, sonraki hamlemiz yukarı çıkmak olsundu.

Çünkü biz hep düşüyorduk. Hiç çıkmıyorduk.

En dipte ise; çoğu insanın düşüneceğinin aksine, depresyon değil, delilik vardı.

Delilik depresyonun da ötesinde bir şeydi.

Delilik, mutluluktu.

Çünkü toplumu, kuralları, yasaları, ahlakı, normları hiçe saymaktı.

"Aklı başında" insanın yapamayacağı şeyler bunlar.

Bizim bir şekilde delirmemiz gerekiyordu. O zaman çok mutlu olacaktık.

Peki becerebildik mi?

Tabii ki, hayır.

Bu kadar bilinçli bir şekilde yitirilebilir mi bilinç?

Hiç sanmıyorum.

Hayat araya girdi ve çarklar yerine yavaş yavaş oturdu.

Kendimizi çok farklı zannediyorduk, tabii ki değildik.

Alt tarafı çocuktuk işte.


peace

nora



Saturday, 2 January 2016

Karbela!



Malumunuz kar istilası altındayız.

Çoğu insan bu durumu "İstanbul gelinliklerine büründü" şeklinde olumlu bir şeymiş gibi betimlemeye kalksa da, kar bana; mahsur kalmak, soğuktan donmak, kayıp düşmek gibi birbirinden korkunç şeyleri çağrıştırır.

Üstelik her defasında sokaktaki canları düşünüp sinirlerim bozulur.




Ancak itiraf etmem gereken bir şey var ki, o da karda çekilen fotoğrafların / videoların bir başka güzel olduğu gerçeği. Hatırlarsanız, geçen yıl kar yağdığında hamile halimle kısacık bir video çekmiştik. Postası burada: Kar Tatili!

Uzay bebesi için ilk kez yağıyor kar. Kendisini pancar gibi giydirip 30 saniye içinde bu kareleri çekebildim.. Biliyorsunuz, aman çocuğu üşütmeyelim durumu ;)



Kar ile ilgili hepinizin unuttuğu bir diğer şey ise,  evlerin çatılarından sokak lambalarına kadar bembeyaz kaplanmış, kartpostaldan fırlamış görüntünün yerini iki gün sonra çamurun alacağı gerçeği. :) Vıccık vıccık, blönşş blönşş basacaksınız yerlere, yanınızdan geçen arabanın sıçrattığı çamurla banyo yapacaksınız... Çamur banyosu! Literally!

cheers

nora

Friday, 1 January 2016

Bir de burdan yakalım.



Fark ettim ki, ben bu işi başarmak istiyorsam, telefonumdan da bloguma yazı girebilmeliyim.

Daha önce defalarca saçma sapan uygulamalar indirmiştim ama hepsinde insanı yazı yazmaktan soğutan eksiklikler vardı.

Bir önceki yayını Blogaway uygulamasında yazdım örneğin. Her şey iyi hoş, basit bir uygulama..

Zaten çok fazla beklentim de yok ama kardeşim fotoğrafın etrafına o attığın çerçeve nedir ya?

Düşünsenize yazılımcısınız, koskoca blogger için bir uygulama yapmaya karar verdiniz, çok fazla rakibiniz yok belli ki binlerce insan indirecek ve siz para kazanacaksınız.

"Blogger'ın arayüzündeki halihazır özelliklerin 5'te 1'ini uygulamaya entegre etsek yeter abi!"

Eyvallah.

"Yani insanlar yazı girebilsin en önemlisi bu!"

Doğru.

"HA AMA GİRDİKLERİ FOTOĞRAFIN ETRAFINA İNCECİK Bİ ÇİZGİ ATMAYI UNUTMAYIN BEYLER! BU ÇOK MÜHİM!!!"

WTF??!!

Gıcık oldum vesselam. Üşenmedim gittim bilgisayardan fotoğrafı tekrar girdim.

Ama uygulamadan da soğudum haliyle :/

Bloggeroid adında başka bir tane indirdim. Bakalım bu nasıl gıcık edecek beni?

Sizin bu iş için tavsiye edebileceğiniz bir uygulama varsa alırım bi dal.

Cheers.

nora

İlk Günden Fiyasko!!!

Yılbaşı kombinim ^_^

Arkadaş tamam bu "her gün blog yazma" macerasını beceremeyeceğiz dedik de, ilk günden de kaçırılır mı? ^_^

Yılbaşı gecesi sabah 5'e kadar oturursan kaçırılır tabii!

Neyse, saat 12'yi henüz geçmemişcesine yazıcim...

Umarım hepinizin yılbaşı gecesi planladığınızdan da güzel geçmiştir.

Benimki tam da istediğim gibi geçti...

Sıcacık evimde, televizyon karşısında, ev yapımı rus salatası dahil muazzam bir sofra eşliğinde, eşim ve oğlumla birlikte keyif ötesi bir gece oldu.

Elbette 2 yılın üstüne içtiğim 1 kadeh beyaz şarabın da etkisiyle ;)

Benim yılbaşı anlayışım her zaman PTT olmuştur. En deli zamanlarımda bile " yılın 364 gecesi dışarı çıkabilirim ama yılbaşı gecesi asla!!!" derdim. Nitekim arada arkadaşların ısrarlarına dayanamayıp dışarı çıktığım 31 Aralık geceleri bu felsefemi ispatlamak istermişçesine berbat geçmiştir.

Dün gecenin bir diğer özelliği de elbette yavrumla ilk yılbaşımız olmasıydı. Sağolsun kendisi de bunu kutlamak için sanırım 23.30'a kadar uykuya direndi ^_^ Ama annesi "lan bu çocuk zaten az uyuyor, yeni yıla uyanık girerse b*ku yeriz!" anlayışına dayanarak üstün bir çabayla kendisini uyuttu :)

Maalesef çehresi oldukça değişen memleketimin televizyon kanallarında eskisi gibi yılbaşı programları olmadığı için biraz buruktuk. Hoş ülke bu haldeyken zerre eğlence programı olmamalı belki de. Ben artık kendi akıl sağlığım ve büyütmeye çalıştığım yavrucuğun etkilenmemesi için gündemle ilgili hiçbir şeyi takip etmiyorum. Son 2 yılda bir ömre yetecek kadar acı gördük ve görmeye devam ediyoruz ne de olsa.

TV8'de O Ses Türkiye izledik ailecek. ( Normalde biliyorsunuz hep belgesel :P ) Yılbaşı eğlencesi iştahımızı doyurdu, yalan yok.

Yine de gözler bir dansöz aradı tabii.

Bu kadar geç yatınca, ertesi gün sabahın köründe müthiş bir enerjiyle uyanan Uzay ponçiğine bakmak ise tam bir işkenceye dönüştü doğal olarak ^_^ Öğlene kadar yarı kapalı gözlerle ilgilenebildiğim oğlumu öğleden sonra babasına teslim edip yatağa yapışmamla, akşama kadar uyumuşum :)

Yeni yıla bir garip başladık bakalım :)

Sizler neler yaptınız yılbaşında? Keşke otursaydım evimde, ya da keşke çıkıp dağıtsaydım dediniz mi?

Peace.

nora

Wednesday, 30 December 2015

MUTLU YILLAR!



Yılbaşı bebesi Uzay, mutlu yıllar diler!


Hepimizin böyle saf, masum ve naif bakışlar atabileceği bir yıl olsun.

Geçen yıl çok şiştik.

#bitartık2015


Her yıl olduğu gibi, bu yıl da gaza gelip kendime "yeni yıl hedefleri" belirleyeceğim elbette :)

Bunların bir kısmını ilk haftalarda gaza gelip yarım yamalak da olsa gerçekleştirirken, büyük bir kısmı içinse kılımı dahi kıpırdatmayacağım ^_^

Artık birbirimizi kandırmanın bir anlamı yok! :D

Bu hedeflerden sizi ilgilendiren bir tanesi var ki... KESİN BECEREMEYECEĞİM :)

Olsun, yine de hedef olarak koyayım, ne demişler;

Aim for the moon
Even if you miss
You'll land among the stars

Efendim, amacım 2016'da her gün (ama her allahın günü!) bloguma minik de olsa bir posta girmek!

"Ya bıragghhh!" dediğinizi duyar gibiyim ^____^

Hepinizi utandırıcam!

Görürsünüz!


İYİ SENELER!


nora

Tuesday, 29 December 2015

Üşütüceksin Çocuğu!


Bir Türk annesinden kızına en büyük miras nedir biliyor musunuz?

Çocuğunuzun her daim üşüdüğünü düşünmeniz!



Geçtiğimiz yaz İstanbul nasıl sıcaktı hatırlıyor musunuz? İşte ben o yazın tam ortasında, cehennem sıcaklarının yeryüzü provasında doğurdum oğlumu.

Kendi üstümde incecik bir gecelik, geberiyorum sıcaktan... Kucağımda Uzay 7/24 emziriyorum...

Klima? Yasak!

Vantilatör? Sakın ha!

Nefes alamıyorum? Onu ne yapacağız?!

Çocuk daha bir kaç günlük, bi annem geliyor örtüyor üstünü, bi ablam geliyor kat kat giydiriyor... 

Çok acemiyim, bi bildikleri vardır diyorum.. Bi de ben sarıyorum yavruyu...

Serpil Ebe kontrole geliyor o hafta...

Çocuğun halini görünce, "siz ne yapıyorsunuz yahu? " deyip, soyuyor çocuğu... 

Ayy bari çoraplar kalsaydı, üşütecek çocuk!

"Saçmalamayın, kendinizden bir kat fazla giydirseniz yeter.." diyor.

Sanırım haklı, çocuk ter içinde kalmış, sıcaktan isilik olmak üzere... :)

O günden beri giydirme işini abartmamaya çalışıyorum...

Ama ne mümkün!

İliklerime işlemiş bir kere "üşütme" kavramı...

Sokağa çıkıyorum, daha kış gelmeden çocuklarının ağzını yüzünü sarmış anneler görüyorum... 

Çocuğun gazı var dediğimde bile hala "üşütmüşsündür çocuğu" tepkisi alıyorum.

Her gün kendi içimde bir savaş... Durmadan yavrumu yeterince giydirdim mi acaba diye sorguluyorum anneliğimi... :)

Sürekli bir vicdan muhasebesi...

Eeee bu durumda yarın 30cm kar geliyor haberini okuduğumda neler hissettiğimi tahmin ediyorsunuzdur! >.<

Üşütmesem bari çocuğu!

^_^



Peace!

nora

Tuesday, 22 December 2015

Uzay Çağı



20 Temmuz 2015 tarihinde başladı Uzay maceramız.

5 ay geçmiş.

Yani son 155 gündür anneyim.

Oğlum, 22 hafta 1 günlük.

41+1'de doğum yaptım.

Annelik rakamlarla konuşmayı gerektirir.

İlk olarak bunu öğreniyorsunuz.

Gerisini bi ara yazarım.

Vakit yok, uyku çok ^_^

Şimdilik bol foto.















Wednesday, 6 May 2015

Öylesine.


Bunaltıcı bir Çarşamba.

Bir sürü işin altında gün ağırlaştıkça kendime kaçamak yapacak bahaneler yaratıyorum.

Ya dondurma yiyecektim, ya da buraya yazacaktım.

Baskülde 80'i gördüğümden ve haftaya doktor randevum olduğundan, dondurma seçeneğini elemek zorunda kaldım :/

Yukarıdaki fotoğrafı Brenizer tekniğiyle çektim. Keşke üşenmesem de anlatsam nasıl çekildiğini :) Aslında çok basit. Özetle, tek bir kare yaratmak için tüm ayarlarınız sabit kalırken (tüm değerleriniz ve özellikle focus'unuz manuelde kalmalı) , makinenizi aşağı, yukarı, sağa sola oynatarak birden fazla fotoğraf çekiyorsunuz. Sonra onları birleştiriyorsunuz. Böylelikle alan derinliği muazzam bir geniş açı fotoğrafınız oluyor. Harika şeyler çekilebilir bu teknikle. İlk fırsatta portrelerim üzerinde deneyeceğim.

Belki sizin için minik bir tutorial da hazırlarım :)

Cheers.

nora

Friday, 1 May 2015

Hamilelik bu değil! ^_^

(27.hafta)

Öncelikle uyarayım, bu yazı herhangi bir hamile / anne blogunda rastlayabileceğiniz türden, sevgi yumağı yutmuş, aşk böceği tarafından ısırılmış romantik annelerin tasvirlerinden oluşan bir yazı maalesef olamayacak.

Çünkü yıllardır "dünyanın en muhteşem şeyi" olarak biz kadınların önüne sürülen takriben 40 haftalık bu yolculuk, öyle düşündüğünüz gibi masalsı bir deneyim değil.

Yanlış anlaşılmak istemem, çoğu kadına göre "rahat" bir hamilelik geçiriyorum. Ancak "rahat" çok göreceli bir kavram, emin olun. Benim ya da bebeğin hayatını tehlikeye atacak genel sağlık durumuyla ilgili ciddi herhangi bir sorun yaşamamam olarak tanımlıyorum "rahat" olgusunu.

Gerçekçi olmak gerekirse hamilelikle ilgili rahat diyebileceğiniz herhangi bir durum yok :) Aslına bakarsanız tam bir rahatsızlık durumu :)

Hatta şöyle söyleyeyim;

Aklı olan insanın yapacağı iş değil! ^_^

En baştan alalım... Hayatımın hiçbir döneminde "aman da hanimiş mıçmıç, ponpidi pompik, agucuk gugucuk" bir insan olmadım çocuklara karşı. En sevdiğim çocuğa bile tahammülüm maksimum 1 saat. Annem ben çocukken bile yaşıtlarımla vakit geçirmeyi sevmediğimi, hep kendimden büyüklerle iletişim kurduğumu anlatır.

Merhaba, ben Nora ve evet ben çocuk sevmeyen bir hamileyim. >.<

Ancak bir kadın olarak, böyle bir deneyimi eninde sonunda yaşamak istediğimi de biliyordum. Yani "asla çocuk yapmayacağım!" gibi bir argümanım hiçbir zaman olmadı. Evliliğimizde 8 yılı devirirken, kendisi gelmeye karar verince (yaş da 33'e dayanınca) bize de "hoşgeldin" demek düştü :)

Elbette ki çocuklarla çocuk olamayan biri olsam da, kendi yavrumu daha doğmadan çok seviyorum. Büyük ihtimal doğduktan sonra iyice kafayı çizeceğim. Tüm anneler gibi "keşke daha önce doğursaymışım" bile diyeceğim. Ama bu yazıda benim gibi hamilelik konusunda kandırılan kadınları bir nebze de olsa aydınlatmak istiyorum. :)

Trimester trimester anadolu...

İlk trimesterin (yani ilk 3 ayın) en zorlu dönem olduğunu söylüyorlardı. Yalan. Evet mide bulantıları, halsizlik, hormonların sapıtmasından mütevellit duygu durumlarında inişler çıkışlar oluyor ama siz daha ne olduğunu anlamadan geçiyor ilk aylar. Sanırım benim gibi plansız bir gebelik yaşıyorsanız, olayın şokunu atlatmaya çalışmak sizi de bu aylarda oyalayacak. :)

Bu dönemde ben anlamsızca ve istemsizce bebekle ilgili her şeyi düşünmeye koyuldum. Bebek arabasından, hastane çıkışı kıyafetlere, evdeki kudurukların düzenini çok da bozmadan bebeğe güvenli bir ortam yaratmaya ne varsa dert oldu bana. Resmen işi gücü bıraktım, şunu nasıl yaparız, bunu nasıl yaparız? diye dolandım durdum. Sonra bol bol çat diye uyuyakaldım en saçmasapan saatlerde ve mekanlarda :) İlginç bir dönemdi ama :)

Daha önce hiçbir anne adayının başına gelmemiş ilginç semptomlarım da oldu. Ama hepsi normal çıktı sonunda. Bazı hamilelere olurmuş. Örneğin 3. ayın sonlarına doğru kaba etimden vurulmuşa döndüm bir gün :) Resmen 2 haftaya yakın yürüyemedim. O haftalarda sağ kalçada ağrılar olabilirmiş. Benimki daha çok bel tutulması gibiydi. Popo tutulması ^_^ Resmen hareket edemedim.

Bunun dışında buraya yazamayacağım cinsten saçmalıklar da yaşamadım değil :) Yani size tavsiyem, garip bir durum olduğunda panik olmayın, korkmayın, etrafınızdaki kimseye akıl danışmayın, internetteki felaket senaryolarını görmezden gelin, sadece ve sadece vakit kaybetmeden doktorunuza danışın. Çok büyük ihtimal yaşadığınız her ne ise, hamilelikte normal. Relax.

(19.hafta)


Bence asıl hikaye ikinci trimesterde başlıyor. Tamam vücut yeni hormon dengesine alışmış oluyor falan ama... Bu sefer de göbek sorunu çıkıyor ortaya. Özellikle bende oldukça erken çıktı :) Sanırım bizimkine 3+1 bir mekan sağladım rahat etsin diye, çünkü hala her gören "Aaa ikiz mi?" diye soruyor :)

Büyük göbek demek, hareketlerinizin daha da kısıtlanması demek. Hele ki bizim gibi 12 kedi 2 köpekli bir evde yaşıyorsanız, hareketlerinizin kısıtlanması demek, evin başını alıp gitmesi, sizin daha da sinirlenmeniz demek. Eşim ilk aylarda büyük haberin de gazıyla resmen kılımı kıpırdattırmadı bana. Ama bir süre sonra onun da normal rutinine dönmesi, yeni kurduğumuz işimizin başına (bununla ilgili ayrı bir post yolda!) dönmesi gerekti. Sanırım hala bir çok klasik Türk kocasına göre inanılmaz yardımcı, anlayışlı olduğunu belirtmezsem ayıp etmiş olurum. Ama kendi yapmak istediğiniz rutin şeyleri başkasından bekliyor olmak bile canını sıkıyor insanın. O sebeple göbek sıkıntı.

Tabii göbeğin ve bebeğin büyümesi içerdeki organlarınızın da sapıtması demek oluyor. Mesela ben sanıyordum ki, hamile olunca ooohhhh deliler gibi her istediğimi yiyebileceğim, danalar gibi tıkınacağım ve bahanem hazır olacak! Öyle bir dünya yokmuş. :/

Özellikle 2. trimesterde midem nasıl küçüldüyse, normalde yediğim miktarın yarısını bile yiyemez oldum :/ Hatta bu durum benim düşük tansiyonumla da birleşince bayıldım bir gün şak diye. Telaşla doktoru aradığımızda ilk sorusu "kahvaltıda çok mu yedin?" oldu :) O gün bugündür kuş kadar yiyorum :) O yüzden de hep açım. Bitmeyen bir diyette gibiyim.

Ha bu arada hamileliğin en can sıkıcı olayından bahsetmedim bile.

Merhaba mide yanması. 

Bu öyle herhangi bir günde midenizdeki asitin yükselmesi gibi değil. Bayağı hayattan soğutan cinsten, işkence usülü bir yanma. Ve sürekli. Sabah mide yanmasıyla uyanıp, gece mide yanmanız yüzünden uyuyamıyorsunuz.

Ben bir de çok akıllıyım, her daim doğallıktan yanayım ya, ilk aylarda bunun için ilaç almayarak kendime uzun bir süre eziyet ettim. Tıpkı sinüzit ağrılarımı da ilaçsız 1 hafta boyunca çektiğim gibi. Sinüzit yine geçiyor da, mide yanması ı-ıhh. Çocuk doğana kadar devam. Rennie şurup bu dönemde size eşinizden bile daha yakın bir dost olacak haberiniz olsun :)

Bu dönemde karnınızdaki arkadaşın tekmeleri devreye giriyor. Ben çoğu insana göre çok geç hissedebildim. Bi ara tırsmadım değil, kime sorsam "Aaaaa hala hissetmiyo musun?" tarzında insanı gereksiz yere telaşlandıracak tepkiler aldım. "Benimki annesine çekmiş, biraz tembel herhalde!" gibi yorumlarla savuşturdum bu neredeyse hamile kalmadan tekmeleri hissedebilen üstün anneleri.

Sürekli kıyaslama yaparak, kendi hamilelik dönemlerini anlamsız bir övünme, gurur duyma aracı olarak gören tipler olacaktır etrafınızda. "Ayy ben 8 aylık hamileydim, 2 tonluk vinç kullanırdım! Şunu yapardım, bunu hallederdim!" tadında, gerçekten sizi gereksiz yere kötü hissettirecek yorumlar yapanlara kulaklarınızı tıkayın. Herkesin hamilelik tecrübesi kendine özel. Hiçbir hamilelik birbirine benzemiyor. Sizinki size özel. Kimseyle kıyaslamayın kendinizi.

Şimdi böyle uzun uzadıya yazınca (ki daha yazmadığım bir sürü şey var) sürekli şikayet eden, mıymıy bir hamile imajı çizdim farkındayım :) Aslında pek de öyle olmadım. Çünkü bu bahsettiğim şikayetler aman aman katlanması zor şeyler çekilmeyecek dertler değildi açıkçası. Hatta insan öyle bir kafaya giriyor ki, "ayy aman ona bir şey olmasın da.. ne var canım alt tarafı 9 ay..." kafası hakimdi bende. O yüzden de psikolojik olarak pek sapıtmadım :) Gerçekten, sorunsuz, risksiz bir hamilelik geçirdiğimi bilmek yetti.

Artık son bölümdeyim. 28+4. Üçüncü trimester. Sanırım bu dönem ayrı bir macera olacak :) Artık göbeği taşımak başlı başına bir iş :) Bu dönemle ilgili gözlemlerimi de finale yakın paylaşırım artık. ^_^


peace!


nora





Monday, 2 March 2015

...




Tam 1 yıl önce bugün kayboldu Mumuk. 

Kahretsin ki bulamadık. 

Dönmedi. 

Çok aradık, çok ağladık. 

Bir daha göremeyeceğiz belli ki şaşkın oğlumu. 

Hala inanmakta zorlanıyorum. 

Çok zor.

N.