Wednesday, 28 September 2016

Her fani bir gün sosyal medyada linç edilecektir.



"End of an era" başlığıyla yazdığım yazı aslında gitmeden önce arkadaşlarıma, aileme, blogumu yıllardır takip eden sayıca az ama birbirinden güzel insanlara yazılmış bir veda mektubuydu.

Önce blogumda paylaştım, sonra da Facebook hesabımda.

Bir arkadaşım "public yapsana, paylaşmak istiyorum" dedi.

Yaptım gitti. 

Yapmaz olaydım. Sadece benim hesabımdan iki binden fazla paylaşım oldu.

Ekşi Sözlük'e girdi, sonrasını siz düşünün.

İnci Sözlük, Biliyomuydun.com, Kanadadabirtürk gibi siteler kopyaladıkça kopyaladı, yapıştırdıkça yapıştırdı.

Aradan haftalar geçti, tam duruldu derken,

Ekşi Sözlük'te mektuba özel entry açıldı.

40 sayfa yorum.

En az 30 sayfası "s*ktirin gidin!" dedi.

Çoktan gitmiştik zaten. Manasız yordular kendilerini, beyhude harcadılar kıymetli zamanlarını.

Hayatımda yemediğim küfürleri, hakaretleri yedim. Solcusu ayrı, sağcısı ayrı sövdü. Kimsenin birleştiremediği ülkeyi benim kıytırık mektup birleştirdi sanırım. Bravo.

Oğluma bile dil uzattılar. Seviyeyi görmeniz lazım. "Bunların cenazesini bile kabul etmeyeceksin!" diyen oldu. Yuh...

Bir yerden sonra bıraktım okumayı. 

Cumhuriyet Gazetesi'nden ulaştılar, röportaj için. Önce dedim, çıkayım cevap vereyim, savunayım kendimi. Sonra dedim ki, kime neyi savunuyorsun? Daha fazla uzamasın konu diye kibarca reddettim.

Sonra koskoca Birgün gazetesi, sanki benimle röportaj yapmış gibi, benim ağzımdan çıkmamış saçma sapan cümlelerle süsleyip yayınlamış benim mektubu. Gazeteciliğinizi ayakta alkışlıyorum doğrusu...

Sözcü gazetesi iyice abartıp mektuptaki cümleleri de değiştirmiş kafasına göre, öyle yayınlamış. Sonuna da "Tüm vatanseverlere sevgilerimle..." demiş. Ee yuh!

Aydınlık gazetesi Araba Sevdası'ndan girmiş, vatan hainliğimden çıkmış.

Umarım hepiniz rahatlamışsınızdır, stresinizi atmanıza, kininizi kusmanıza bir nebze yardımcı olabildiysem ne mutlu bana.


Çünkü sayenizde, ben buraya neden geldiğimi hiç unutmayacağım. 


Tüm bu olanlara da tek yorumum budur.



peace



nora

Friday, 5 August 2016

Yeni Hayat



Kanada topraklarına ayak basalı tam 14 gün olmuş.

Normal şartlarda henüz yola çıkmamış olacaktık. 

Fakat normal namına bir şey kalmadığı için memlekette, apar topar kalktık geldik.

Öyle ki, getireceklerimizi hızlıca ayırıp, geri kalan her şeyi öylece bırakarak.

Yangından kaçar gibi.

Kimseye veda edemeden...




Oğlumun doğum günüydü 20 Temmuz.

Oğlumun, ilk doğum günüydü.

Çok büyük planlarım yoktu belki, taşınma telaşındaydık, ama en azından bir pasta kesip, iki fotoğraf çekecektim. 

Meraklı elleriyle saldıracaktı oğlum pastasına. Bir yandan fotoğraflarını çekip, diğer yandan onun o komik hallerini izleyecektim. Gözlerim dolarak...

OHAL ilanını izledik televizyondan onun yerine. Tırnaklarımızı kemirerek.

Her şeyimiz bu denli hazırken, maddi-manevi yurtdışına taşınmaya bu kadar odaklanmışken, her gün başka bir aksiyona uyanıyorduk vesselam.

Yüzüp de kuyruğuna geldiğimiz bu noktada risk alamadık.

Eşyası da, evi de sizin olsundu... 

Biz oğlumuza en güzel hediyeyi giderek verdik.

Pastasını da seneye keseriz.






peace



nora








Thursday, 14 July 2016

End of an era.



Biz gidiyoruz.

Artık tanınmaz halde olan, doğduğumuz bu topraklardan, doyacağımız topraklara göç ediyoruz.

Gezi zamanı içimizde alevlenen minicik umut kıvılcımı maalesef artık tamamen söndü.

Asıl sorunun bizi yöneten ayak takımı değil, böyle olması gerektiğine inanan, bundan son derece memnun olan, senden benden sırf onun gibi olmadığımız için nefret eden halk olduğunu anladık artık.

Böyle nefret dolu bir çevrede barınamıyoruz.

Azınlığız.

Mutsuzuz.

Her gün ayrı bir katliamın yaşandığı, insan hayatının 5 para etmediği, üstüne bir de ülkenin yarısının inancınıza, doğduğunuz yere, ideolojinize, düşüncenize göre "oh olsun, iyi ki geberdi" dediği bir yerde daha fazla yaşayamıyoruz.

Belki tesadüfen o gün denk gelmeyip, patlayan bir bomba ile ölmüyoruz ama bu da pek yaşamaya benzemiyor doğrusu.

Biz artık insan yerine konmak istiyoruz.

İyilik yaptığımızda "enayi", saygısızlık yapmadığımızda "ödlek",  eğitimliysek "entel", görgülüysek "elit", dürüst isek "saftirik",  oruç tutmuyorsak "kafir" diye yaftalanmadığımız bir hayatımız olsun istiyoruz.

Öyle ya, başka hangi dilde "entel" diye hakaret var? Ne acıklı değil mi?

Daha basit bir hayat istiyoruz.

Daha güzel bir hayat istiyoruz.

Ayıp mı?

Her şeyden önemlisi, koca bir hayatın henüz en başında olan Uzy'ın sorumluluğu var artık üzerimizde. Sadece kendimiz için değil, onun için gidiyoruz en çok.

Bu ülkede her şey çok zor. Çalışmak, kazanmak, okumak, eğlenmek, dinlenmek, seyahat etmek, çocuk büyütmek...

Maalesef istediğiniz kadar çok para kazanın, bazı şeyleri satın alamıyorsunuz.

Kendi fanusunuzda belki huzur bulabilirsiniz ama burnunuzu kapıdan dışarı çıkardığınız an bu kötü insanlarla muhattapsınız. Sokakta, trafikte, okulda, işyerinde...

Belki çocuğunuzu yılda 40.000 TL vererek en iyi okula gönderiyorsunuz ama canını eğitimsiz, saygısız, hatta kuvvetle muhtemel daha önce içeri girip çıkmış eski bir dolmuş şoförünün kullandığı servise emanet ediyorsunuz... Siz gece gündüz çalışıp didinip tüm servetinizi yıllarca bu okullara, kurslara yatırıyorsunuz ki çocuğunuz mezun olduğunda 1500 TL maaşla, dayısının torpiliyle yönetici olmuş bir hanzonun altında çalışabilsin...

Bu ülkede artık gerçekten, taraf olmayan bertaraf oldu.

Göz göre göre hem de.

Ramazan'da sigara içene verdikleri tepkinin yarısını 45 çocuğa tecavüz edildiğinde vermeyen insanlarla nasıl yaşanır?

Yaşayamıyoruz.



Niye terkedip bu ülkeyi onlara bırakıyoruz? Niye hep biz gidiyoruz?  
Çünkü gitmezsek hep biz ölüyoruz.


Eğer başımıza bir iş gelmeden, hayatta kalmayı başarırsak, bu ay sonunda, binip uçağımıza yeni hayatımıza başlıyoruz.

Çokça buruk, bir o kadar heyecanlı, oldukça da öfkeliyim aslında. Tam bir duygudurum bozukluğu. Bakalım nasıl olacak...

Nora was here diye diye şaka maka, di'li geçmiş zaman olacak Türkiye'deki hayatımız.


Biz Eski Türkiye'nin insanları, Yeni Türkiye'yi terkediyoruz.




peace,



nora


Thursday, 3 March 2016

Netflix-mania!



Geçtiğimiz aylarda Türkiye'ye geldiğinden beri görgüsüz gibi sadece Netflix izliyorum. Meğer hayatımdaki tek eksik buymuş ^_^

Yılbaşında kocaya Apple TV almıştım, televizyona bağladık ve bir kaç gün içerisinde Netflix Türkiye açıldı, evde bir bayram havası. Buraya da yazmıştım zaten. Apple TV + Netflix muhteşem ikili.

Bu yaşıma kadar geyikti ama gerçekten de artık sadece belgesel izler oldum :)

Aman da paçalarımdan kültür akıyor manasında değil tabii, en çok kriminal belgesellere bayılıyorum mesela ;)



Aralarında en iyisi tabii ki Making A Murderer adlı docu-serie idi. Çok çok iyi. Dünyada da inanılmaz ilgi gördü, Steven Avery ve ailesinin başına gelenlerin anlatıldığı bu belgeseli izleyip de online dedektif kesilmeyen yoktur herhalde ^_^ Şiddetle tavsiye ediyorum, öyle böyle değil!



Küçük bir kasabada yıllar önce bir kadına yapılan saldırıdan suçlu bulunarak hayatının 18 yılını hapishanede geçiren Steven Avery'nin DNA teknolojisinin yardımıyla 18 yıl sonra hapishaneden çıkmasıyla başlıyor ilk bölüm. Ancak asıl olaylar bundan sonra başlıyor :) Daha fazla anlatıp spoiler vermeyeyim ;) Dizinin konusu, kurgusu, anlatımı muhteşem. Tamamen gerçek görüntülerden ve gerçek kişilerin konuşmalarından, gerçek mahkeme görüntülerinden oluşuyor.  Bir solukta tüm bölümlerini izleyeceğinizi garanti ediyorum ^_^

Ben böyle Netflix çılgınlığına sarmışken, etrafımdan "eee VPN ile biz zaten izliyorduk, VPN kurarsan Amerika'daki tüm içeriğe ulaşırsın.." sesleri yükselince, bir deneyeyim dedim ve zaten hali hazırda canım memleketimdeki ileri demokrasi uygulamaları sebebiyle zırt pırt kapanan sosyal medya siteleri için zamanında Chrome'a kurmuş olduğum Zenmate isimli VPN programını aktif ederek Netflix'e girdim.

Amanııııın resmen Türkiye kütüphanesinde hiçbir şey yokmuş! Çıl-dır-dım! ^_^

Çocukluğumdan kalma eski dizilerden tutun da, son dönem aklınıza gelen nerdeyse tüm diziler, filmler USA içeriğinde varmış meğer!

Netflix de benim bu sihirli dünyayı keşfetmemi bekliyormuş! Bir kaç gün geçmemişti ki, cort! "Şekerim VPN ya da bir proxy üzerinden sitemize girip hakkınız olmayan içeriği izlemeye çalışıyorsunuz, rica edicim kapatın şu programları, öyle adam gibi girin!" mesajı çıkmaya başladı...

Yani özetle, artık zengin Netflix Amerika içeriğine VPN ya da farklı bir yolla ulaşamıyoruz :/ Özellikle yapımcı firmalar bu konuda Netflix'i uzun zamandır sıkıştırdığından, adamlar artık izin vermiyorlar girmemize. İnternette de aradım farklı bir yolu var mı diye ama maalesef henüz bulamadım. Bilen varsa, alırım bi dal.

Umarım yakın zamanda Netflix bu firmalarla sözleşmelerini yenilerken bizim gibi Amerika dışındaki üyelerini de hesaba katar.

Şimdilik kendi içeriğimizle idare edeceğiz...

peace

nora


photo source: wetpaint.com, screencrush.com



Thursday, 25 February 2016

Röportaj: Üzüm ve Diğer Şeyler



Son bir kaç yıldır farklı bir gezegende yaşamıyorsanız, Üzüm ve Ryuk'u tanıyorsunuzdur.

Henüz bu dünya tatlısı fenomen kedilerle yolunuz kesişmediyse sizi hemen şöyle ve şöyle alalım... 

Üzüm ve Ryuk, iyi kalpli insan Yaşar Murat Taşkale tarafından sokaktan kurtarılmış sevimli mi sevimli iki kedicik. Ancak onları diğer kedilerden ayıran en büyük özellik, internetin en komik kedileri olmaları!



Üzüm ve Ryuk, kendilerine ait ilginç bir üslupla hayatı Yaşar'a dar ederlerken, biz hayranları da keyifle maceralarını takip ediyoruz.


Onların hislerine tercüman olan Yaşar, büyük incelik göstererek, kendisiyle blogum için röportaj yapmak istediğimi söylediğimde, beni kırmadı. 

Blogumu takip edenlerin default olarak kedi seven insanlar olduğunu düşündüğümden, bu röportajı kaçırmayacağınızı düşünüyorum ^_^

 Nora Was Here gururla sunar... ;)

-


Üzüm, Ryuk, Yaşar ve Diğer Şeyler




- Üzüm ve Ryuk’u çok iyi tanıyoruz da, Yaşar hakkında çok az şey biliyoruz, bize biraz kendinden bahseder misin? Kaç yaşındasın, ne iş yaparsın, nelerden hoşlanırsın?


37 yaşındayım. İstanbul'da doğup büyüdüm. Üniversite de dahil tüm hayatım burada geçti diyebilirim. Lisansta felsefe okudum, yaptığım işten dolayı başladığım lojistik yönetimi yüksek lisansını yine iş yoğunluğundan dolayı bitiremedim. Geçmişte kitapçılık, bar işletmeciliği, müzisyenlik, gitar öğretmenliği gibi işlerden sonra son 8 yıl yazılım danışmanlığı ve proje yöneticiliği yaptım. 1 yıl kadar hayvanseverlere yönelik bir dergi çıkarttım. Okumayı, yazmayı, müzik yapmayı seviyorum. 



- Üzüm ilk evcil hayvanın mı?


Küçüklüğümden itibaren kuş, balık gibi evcil hayvanlarım olmuştu. Kendi evim olunca kedi sahiplenme düşüncem hep vardı, o yüzden Üzüm'den önce bir erkek sokak kedisi sahiplenmiştim.


- Kızların diyaloglarını yazmaya nasıl başladın? Onların gerçek hayattaki davranışlarından ilham alıyor musun?


Aslında herkes gibi ben de sosyal medyada kedilerin dilinden yazılan monologları okur eğlenirdim. Üzüm'den önce evde bir erkek kedim vardı ve Üzüm'le de bir süre yaşadılar. Onu kaybettiğimde kendi kendime "keşke onunla daha fazla konuşsaydım" diye düşündüğüm olurdu zaman zaman. Muhtemelen o üzüntüyü bir daha yaşamamak adına karşılıklı konuşmaya ve yazmaya başlamış olabilirim. Tabi işin mizahi yönü de başlı başına bir motivasyon kaynağı oldu. Yazarken onların gerçek karakterlerinden kesinlikle ilham alıyorum. Hatta bir yandan büyürlerken karakterlerinin gösterdiği gelişimi dahi yansıtmaya çalışıyorum bir parça.


- Üzüm ve Ryuk ile ilgili paylaşımlarına yapılan, sana en ilginç gelen tepki ne oldu?


Çok fazla at hediye edildi bugüne kadar. Başlarda daha ilginç geliyordu fakat şimdilerde normal karşılıyorum. Çok güzel bir şey bir yandan.



- Sence Üzim ve Ryuk’un bu kadar sevilmesinin sırrı ne?


Bunun üzerine biraz düşündüm aslında. Çünkü bugün, başlangıçta öngöremeyeceğim kadar çok sevildiklerini görüyorum. Sanırım en önemli etken samimiyet. Bir yönüyle doğal bir ev hali var ve bunu insanlar yakın buluyor. Bir de metinlerdeki hem mizahi hem dramatik yön önemli bir etken olmalı. Bu anlamda ben de kendimi diğer insanlardan ayıramıyorum pek. Ben de çok gülüyorum ve hüzünleniyorum okurken. Samimiyeti de bu doğuruyor sanırım. Popüler olmak yahut ticari bir kaygım hiç olmadı.


- Geçtiğimiz haftalarda Üzüm ve Diğer Şeyler adlı kitabın yayımlandı, hemen ardından da 2.baskı geldi bile, nasıl hissediyorsun?


İlk 3 haftada 3 baskı yaptı ve biraz şaşırdığımı söylemeliyim. Aslında bu kadar satabileceğini tahmin etmiş olsam da bu kadar hızlı satacağını hiç düşünmezdim. Bir yandan çok mutlu oldum fakat diğer yandan bunun, yaptığım paylaşımlardaki amatör ruhu bozmaması için daha fazla gayret göstermem ve üzerine düşünmem gerekiyor.




- Üzüm ve Ryuk’un konuşma şekilleri adeta yeni bir dil oluşturdu. Paylaşımlarının altındaki yorumlara baktığımızda, hayranlarının bu dile gayet hakim olduklarını ve kusursuzca(!) konuştukları Üzümceyi kullanmayı çok sevdiklerini görüyoruz. Tahmin eder miydin bir gün bu dilde bir kitabının basılacağını?


Başlarda aklımın ucundan bile geçmezdi. Ama zaman geçtikçe ve artık daha fazla benimsendiğini, hatta sosyal medyada Üzüm ve Ryuk dilinde şakalar döndüğünü gördükçe daha çok alıştım. Çok güzel bir duygu benim için.


- Üzüm ve Ryuk’un Yaşar’dan daha çok tanınması hakkında ne düşünüyorsun?


Geldiği nokta itibarıyla buradaki dengeyi olması gerektiği gibi kurabildiğimi düşünmüyorum. Demek istediğim şey, bence onlar biraz daha ön planda olmalılardı. Eğer başlarda bu noktaya geleceğini bilseydim kendimi biraz daha gizleyebilirdim. Bu sadece göz önünde olmanın hoşuma gitmiyor olması da değil. Mizahi bir şeyler üretiyor olmak benim bir yönüm, fakat sadece bununla biliniyor veya bilinecek olmak beni biraz rahatsız ediyor. Bir yandan da onların artık kitap olması dolayısıyla malesef işin bir de medya kısmı var. Bir yerden sonra isteseniz de kendinizi daha fazla çekemiyorsunuz.


- Kızların önümüzdeki maceraları hakkında spoiler istesek biraz?


Onlar için yazdığım bazı şarkılar var ve onları kaydedip yine kızların görüntüleriyle videoklipler yapmak istiyorum aslında. Kesin olmamakla birlikte yine onların başrolde olduğu uzun öyküler paylaşabilirim diye düşünüyorum.


- Ve son olarak en merak edilen konuyu sormak zorundayım… At alacak mısın kızlara? :)


Neden olmasın :)


12.02.2016, İstanbul
by Nora Jartan