Wednesday, 28 September 2016

Her fani bir gün sosyal medyada linç edilecektir.



"End of an era" başlığıyla yazdığım yazı aslında gitmeden önce arkadaşlarıma, aileme, blogumu yıllardır takip eden sayıca az ama birbirinden güzel insanlara yazılmış bir veda mektubuydu.

Önce blogumda paylaştım, sonra da Facebook hesabımda.

Bir arkadaşım "public yapsana, paylaşmak istiyorum" dedi.

Yaptım gitti. 

Yapmaz olaydım. Sadece benim hesabımdan iki binden fazla paylaşım oldu.

Ekşi Sözlük'e girdi, sonrasını siz düşünün.

İnci Sözlük, Biliyomuydun.com, Kanadadabirtürk gibi siteler kopyaladıkça kopyaladı, yapıştırdıkça yapıştırdı.

Aradan haftalar geçti, tam duruldu derken,

Ekşi Sözlük'te mektuba özel entry açıldı.

40 sayfa yorum.

En az 30 sayfası "s*ktirin gidin!" dedi.

Çoktan gitmiştik zaten. Manasız yordular kendilerini, beyhude harcadılar kıymetli zamanlarını.

Hayatımda yemediğim küfürleri, hakaretleri yedim. Solcusu ayrı, sağcısı ayrı sövdü. Kimsenin birleştiremediği ülkeyi benim kıytırık mektup birleştirdi sanırım. Bravo.

Oğluma bile dil uzattılar. Seviyeyi görmeniz lazım. "Bunların cenazesini bile kabul etmeyeceksin!" diyen oldu. Yuh...

Bir yerden sonra bıraktım okumayı. 

Cumhuriyet Gazetesi'nden ulaştılar, röportaj için. Önce dedim, çıkayım cevap vereyim, savunayım kendimi. Sonra dedim ki, kime neyi savunuyorsun? Daha fazla uzamasın konu diye kibarca reddettim.

Sonra koskoca Birgün gazetesi, sanki benimle röportaj yapmış gibi, benim ağzımdan çıkmamış saçma sapan cümlelerle süsleyip yayınlamış benim mektubu. Gazeteciliğinizi ayakta alkışlıyorum doğrusu...

Sözcü gazetesi iyice abartıp mektuptaki cümleleri de değiştirmiş kafasına göre, öyle yayınlamış. Sonuna da "Tüm vatanseverlere sevgilerimle..." demiş. Ee yuh!

Aydınlık gazetesi Araba Sevdası'ndan girmiş, vatan hainliğimden çıkmış.

Umarım hepiniz rahatlamışsınızdır, stresinizi atmanıza, kininizi kusmanıza bir nebze yardımcı olabildiysem ne mutlu bana.


Çünkü sayenizde, ben buraya neden geldiğimi hiç unutmayacağım. 


Tüm bu olanlara da tek yorumum budur.



peace



nora

Friday, 5 August 2016

Yeni Hayat



Kanada topraklarına ayak basalı tam 14 gün olmuş.

Normal şartlarda henüz yola çıkmamış olacaktık. 

Fakat normal namına bir şey kalmadığı için memlekette, apar topar kalktık geldik.

Öyle ki, getireceklerimizi hızlıca ayırıp, geri kalan her şeyi öylece bırakarak.

Yangından kaçar gibi.

Kimseye veda edemeden...




Oğlumun doğum günüydü 20 Temmuz.

Oğlumun, ilk doğum günüydü.

Çok büyük planlarım yoktu belki, taşınma telaşındaydık, ama en azından bir pasta kesip, iki fotoğraf çekecektim. 

Meraklı elleriyle saldıracaktı oğlum pastasına. Bir yandan fotoğraflarını çekip, diğer yandan onun o komik hallerini izleyecektim. Gözlerim dolarak...

OHAL ilanını izledik televizyondan onun yerine. Tırnaklarımızı kemirerek.

Her şeyimiz bu denli hazırken, maddi-manevi yurtdışına taşınmaya bu kadar odaklanmışken, her gün başka bir aksiyona uyanıyorduk vesselam.

Yüzüp de kuyruğuna geldiğimiz bu noktada risk alamadık.

Eşyası da, evi de sizin olsundu... 

Biz oğlumuza en güzel hediyeyi giderek verdik.

Pastasını da seneye keseriz.






peace



nora








Thursday, 14 July 2016

End of an era.



Biz gidiyoruz.

Artık tanınmaz halde olan, doğduğumuz bu topraklardan, doyacağımız topraklara göç ediyoruz.

Gezi zamanı içimizde alevlenen minicik umut kıvılcımı maalesef artık tamamen söndü.

Asıl sorunun bizi yöneten ayak takımı değil, böyle olması gerektiğine inanan, bundan son derece memnun olan, senden benden sırf onun gibi olmadığımız için nefret eden halk olduğunu anladık artık.

Böyle nefret dolu bir çevrede barınamıyoruz.

Azınlığız.

Mutsuzuz.

Her gün ayrı bir katliamın yaşandığı, insan hayatının 5 para etmediği, üstüne bir de ülkenin yarısının inancınıza, doğduğunuz yere, ideolojinize, düşüncenize göre "oh olsun, iyi ki geberdi" dediği bir yerde daha fazla yaşayamıyoruz.

Belki tesadüfen o gün denk gelmeyip, patlayan bir bomba ile ölmüyoruz ama bu da pek yaşamaya benzemiyor doğrusu.

Biz artık insan yerine konmak istiyoruz.

İyilik yaptığımızda "enayi", saygısızlık yapmadığımızda "ödlek",  eğitimliysek "entel", görgülüysek "elit", dürüst isek "saftirik",  oruç tutmuyorsak "kafir" diye yaftalanmadığımız bir hayatımız olsun istiyoruz.

Öyle ya, başka hangi dilde "entel" diye hakaret var? Ne acıklı değil mi?

Daha basit bir hayat istiyoruz.

Daha güzel bir hayat istiyoruz.

Ayıp mı?

Her şeyden önemlisi, koca bir hayatın henüz en başında olan Uzy'ın sorumluluğu var artık üzerimizde. Sadece kendimiz için değil, onun için gidiyoruz en çok.

Bu ülkede her şey çok zor. Çalışmak, kazanmak, okumak, eğlenmek, dinlenmek, seyahat etmek, çocuk büyütmek...

Maalesef istediğiniz kadar çok para kazanın, bazı şeyleri satın alamıyorsunuz.

Kendi fanusunuzda belki huzur bulabilirsiniz ama burnunuzu kapıdan dışarı çıkardığınız an bu kötü insanlarla muhattapsınız. Sokakta, trafikte, okulda, işyerinde...

Belki çocuğunuzu yılda 40.000 TL vererek en iyi okula gönderiyorsunuz ama canını eğitimsiz, saygısız, hatta kuvvetle muhtemel daha önce içeri girip çıkmış eski bir dolmuş şoförünün kullandığı servise emanet ediyorsunuz... Siz gece gündüz çalışıp didinip tüm servetinizi yıllarca bu okullara, kurslara yatırıyorsunuz ki çocuğunuz mezun olduğunda 1500 TL maaşla, dayısının torpiliyle yönetici olmuş bir hanzonun altında çalışabilsin...

Bu ülkede artık gerçekten, taraf olmayan bertaraf oldu.

Göz göre göre hem de.

Ramazan'da sigara içene verdikleri tepkinin yarısını 45 çocuğa tecavüz edildiğinde vermeyen insanlarla nasıl yaşanır?

Yaşayamıyoruz.



Niye terkedip bu ülkeyi onlara bırakıyoruz? Niye hep biz gidiyoruz?  
Çünkü gitmezsek hep biz ölüyoruz.


Eğer başımıza bir iş gelmeden, hayatta kalmayı başarırsak, bu ay sonunda, binip uçağımıza yeni hayatımıza başlıyoruz.

Çokça buruk, bir o kadar heyecanlı, oldukça da öfkeliyim aslında. Tam bir duygudurum bozukluğu. Bakalım nasıl olacak...

Nora was here diye diye şaka maka, di'li geçmiş zaman olacak Türkiye'deki hayatımız.


Biz Eski Türkiye'nin insanları, Yeni Türkiye'yi terkediyoruz.




peace,



nora


Thursday, 3 March 2016

Netflix-mania!



Geçtiğimiz aylarda Türkiye'ye geldiğinden beri görgüsüz gibi sadece Netflix izliyorum. Meğer hayatımdaki tek eksik buymuş ^_^

Yılbaşında kocaya Apple TV almıştım, televizyona bağladık ve bir kaç gün içerisinde Netflix Türkiye açıldı, evde bir bayram havası. Buraya da yazmıştım zaten. Apple TV + Netflix muhteşem ikili.

Bu yaşıma kadar geyikti ama gerçekten de artık sadece belgesel izler oldum :)

Aman da paçalarımdan kültür akıyor manasında değil tabii, en çok kriminal belgesellere bayılıyorum mesela ;)



Aralarında en iyisi tabii ki Making A Murderer adlı docu-serie idi. Çok çok iyi. Dünyada da inanılmaz ilgi gördü, Steven Avery ve ailesinin başına gelenlerin anlatıldığı bu belgeseli izleyip de online dedektif kesilmeyen yoktur herhalde ^_^ Şiddetle tavsiye ediyorum, öyle böyle değil!



Küçük bir kasabada yıllar önce bir kadına yapılan saldırıdan suçlu bulunarak hayatının 18 yılını hapishanede geçiren Steven Avery'nin DNA teknolojisinin yardımıyla 18 yıl sonra hapishaneden çıkmasıyla başlıyor ilk bölüm. Ancak asıl olaylar bundan sonra başlıyor :) Daha fazla anlatıp spoiler vermeyeyim ;) Dizinin konusu, kurgusu, anlatımı muhteşem. Tamamen gerçek görüntülerden ve gerçek kişilerin konuşmalarından, gerçek mahkeme görüntülerinden oluşuyor.  Bir solukta tüm bölümlerini izleyeceğinizi garanti ediyorum ^_^

Ben böyle Netflix çılgınlığına sarmışken, etrafımdan "eee VPN ile biz zaten izliyorduk, VPN kurarsan Amerika'daki tüm içeriğe ulaşırsın.." sesleri yükselince, bir deneyeyim dedim ve zaten hali hazırda canım memleketimdeki ileri demokrasi uygulamaları sebebiyle zırt pırt kapanan sosyal medya siteleri için zamanında Chrome'a kurmuş olduğum Zenmate isimli VPN programını aktif ederek Netflix'e girdim.

Amanııııın resmen Türkiye kütüphanesinde hiçbir şey yokmuş! Çıl-dır-dım! ^_^

Çocukluğumdan kalma eski dizilerden tutun da, son dönem aklınıza gelen nerdeyse tüm diziler, filmler USA içeriğinde varmış meğer!

Netflix de benim bu sihirli dünyayı keşfetmemi bekliyormuş! Bir kaç gün geçmemişti ki, cort! "Şekerim VPN ya da bir proxy üzerinden sitemize girip hakkınız olmayan içeriği izlemeye çalışıyorsunuz, rica edicim kapatın şu programları, öyle adam gibi girin!" mesajı çıkmaya başladı...

Yani özetle, artık zengin Netflix Amerika içeriğine VPN ya da farklı bir yolla ulaşamıyoruz :/ Özellikle yapımcı firmalar bu konuda Netflix'i uzun zamandır sıkıştırdığından, adamlar artık izin vermiyorlar girmemize. İnternette de aradım farklı bir yolu var mı diye ama maalesef henüz bulamadım. Bilen varsa, alırım bi dal.

Umarım yakın zamanda Netflix bu firmalarla sözleşmelerini yenilerken bizim gibi Amerika dışındaki üyelerini de hesaba katar.

Şimdilik kendi içeriğimizle idare edeceğiz...

peace

nora


photo source: wetpaint.com, screencrush.com



Thursday, 25 February 2016

Röportaj: Üzüm ve Diğer Şeyler



Son bir kaç yıldır farklı bir gezegende yaşamıyorsanız, Üzüm ve Ryuk'u tanıyorsunuzdur.

Henüz bu dünya tatlısı fenomen kedilerle yolunuz kesişmediyse sizi hemen şöyle ve şöyle alalım... 

Üzüm ve Ryuk, iyi kalpli insan Yaşar Murat Taşkale tarafından sokaktan kurtarılmış sevimli mi sevimli iki kedicik. Ancak onları diğer kedilerden ayıran en büyük özellik, internetin en komik kedileri olmaları!



Üzüm ve Ryuk, kendilerine ait ilginç bir üslupla hayatı Yaşar'a dar ederlerken, biz hayranları da keyifle maceralarını takip ediyoruz.


Onların hislerine tercüman olan Yaşar, büyük incelik göstererek, kendisiyle blogum için röportaj yapmak istediğimi söylediğimde, beni kırmadı. 

Blogumu takip edenlerin default olarak kedi seven insanlar olduğunu düşündüğümden, bu röportajı kaçırmayacağınızı düşünüyorum ^_^

 Nora Was Here gururla sunar... ;)

-


Üzüm, Ryuk, Yaşar ve Diğer Şeyler




- Üzüm ve Ryuk’u çok iyi tanıyoruz da, Yaşar hakkında çok az şey biliyoruz, bize biraz kendinden bahseder misin? Kaç yaşındasın, ne iş yaparsın, nelerden hoşlanırsın?


37 yaşındayım. İstanbul'da doğup büyüdüm. Üniversite de dahil tüm hayatım burada geçti diyebilirim. Lisansta felsefe okudum, yaptığım işten dolayı başladığım lojistik yönetimi yüksek lisansını yine iş yoğunluğundan dolayı bitiremedim. Geçmişte kitapçılık, bar işletmeciliği, müzisyenlik, gitar öğretmenliği gibi işlerden sonra son 8 yıl yazılım danışmanlığı ve proje yöneticiliği yaptım. 1 yıl kadar hayvanseverlere yönelik bir dergi çıkarttım. Okumayı, yazmayı, müzik yapmayı seviyorum. 



- Üzüm ilk evcil hayvanın mı?


Küçüklüğümden itibaren kuş, balık gibi evcil hayvanlarım olmuştu. Kendi evim olunca kedi sahiplenme düşüncem hep vardı, o yüzden Üzüm'den önce bir erkek sokak kedisi sahiplenmiştim.


- Kızların diyaloglarını yazmaya nasıl başladın? Onların gerçek hayattaki davranışlarından ilham alıyor musun?


Aslında herkes gibi ben de sosyal medyada kedilerin dilinden yazılan monologları okur eğlenirdim. Üzüm'den önce evde bir erkek kedim vardı ve Üzüm'le de bir süre yaşadılar. Onu kaybettiğimde kendi kendime "keşke onunla daha fazla konuşsaydım" diye düşündüğüm olurdu zaman zaman. Muhtemelen o üzüntüyü bir daha yaşamamak adına karşılıklı konuşmaya ve yazmaya başlamış olabilirim. Tabi işin mizahi yönü de başlı başına bir motivasyon kaynağı oldu. Yazarken onların gerçek karakterlerinden kesinlikle ilham alıyorum. Hatta bir yandan büyürlerken karakterlerinin gösterdiği gelişimi dahi yansıtmaya çalışıyorum bir parça.


- Üzüm ve Ryuk ile ilgili paylaşımlarına yapılan, sana en ilginç gelen tepki ne oldu?


Çok fazla at hediye edildi bugüne kadar. Başlarda daha ilginç geliyordu fakat şimdilerde normal karşılıyorum. Çok güzel bir şey bir yandan.



- Sence Üzim ve Ryuk’un bu kadar sevilmesinin sırrı ne?


Bunun üzerine biraz düşündüm aslında. Çünkü bugün, başlangıçta öngöremeyeceğim kadar çok sevildiklerini görüyorum. Sanırım en önemli etken samimiyet. Bir yönüyle doğal bir ev hali var ve bunu insanlar yakın buluyor. Bir de metinlerdeki hem mizahi hem dramatik yön önemli bir etken olmalı. Bu anlamda ben de kendimi diğer insanlardan ayıramıyorum pek. Ben de çok gülüyorum ve hüzünleniyorum okurken. Samimiyeti de bu doğuruyor sanırım. Popüler olmak yahut ticari bir kaygım hiç olmadı.


- Geçtiğimiz haftalarda Üzüm ve Diğer Şeyler adlı kitabın yayımlandı, hemen ardından da 2.baskı geldi bile, nasıl hissediyorsun?


İlk 3 haftada 3 baskı yaptı ve biraz şaşırdığımı söylemeliyim. Aslında bu kadar satabileceğini tahmin etmiş olsam da bu kadar hızlı satacağını hiç düşünmezdim. Bir yandan çok mutlu oldum fakat diğer yandan bunun, yaptığım paylaşımlardaki amatör ruhu bozmaması için daha fazla gayret göstermem ve üzerine düşünmem gerekiyor.




- Üzüm ve Ryuk’un konuşma şekilleri adeta yeni bir dil oluşturdu. Paylaşımlarının altındaki yorumlara baktığımızda, hayranlarının bu dile gayet hakim olduklarını ve kusursuzca(!) konuştukları Üzümceyi kullanmayı çok sevdiklerini görüyoruz. Tahmin eder miydin bir gün bu dilde bir kitabının basılacağını?


Başlarda aklımın ucundan bile geçmezdi. Ama zaman geçtikçe ve artık daha fazla benimsendiğini, hatta sosyal medyada Üzüm ve Ryuk dilinde şakalar döndüğünü gördükçe daha çok alıştım. Çok güzel bir duygu benim için.


- Üzüm ve Ryuk’un Yaşar’dan daha çok tanınması hakkında ne düşünüyorsun?


Geldiği nokta itibarıyla buradaki dengeyi olması gerektiği gibi kurabildiğimi düşünmüyorum. Demek istediğim şey, bence onlar biraz daha ön planda olmalılardı. Eğer başlarda bu noktaya geleceğini bilseydim kendimi biraz daha gizleyebilirdim. Bu sadece göz önünde olmanın hoşuma gitmiyor olması da değil. Mizahi bir şeyler üretiyor olmak benim bir yönüm, fakat sadece bununla biliniyor veya bilinecek olmak beni biraz rahatsız ediyor. Bir yandan da onların artık kitap olması dolayısıyla malesef işin bir de medya kısmı var. Bir yerden sonra isteseniz de kendinizi daha fazla çekemiyorsunuz.


- Kızların önümüzdeki maceraları hakkında spoiler istesek biraz?


Onlar için yazdığım bazı şarkılar var ve onları kaydedip yine kızların görüntüleriyle videoklipler yapmak istiyorum aslında. Kesin olmamakla birlikte yine onların başrolde olduğu uzun öyküler paylaşabilirim diye düşünüyorum.


- Ve son olarak en merak edilen konuyu sormak zorundayım… At alacak mısın kızlara? :)


Neden olmasın :)


12.02.2016, İstanbul
by Nora Jartan




Tuesday, 16 February 2016

Uzay'da Yeni Gelişmeler

Creative minds are rarely tidy!

Günler çok hızlı geçiyor! 

Neden?

Çünkü bizimki geçen hafta emeklemeyi öğrendi! :O

7 aylık olmasına 10 gün kala çözdü işi!

Zincirinden kurtulmuş bir mahkum gibi son 6 ayın acısını çıkarıyor :) Gece uykusundan bile uyanıp emekleyerek bir yerlere gitmeye çalışıyor... >.<

Haftalarca dizlerinin üstünde yaylandı, bir günde çözdü tam olarak ne yapması gerektiğini :)

Instagram hesabımı takip edenler oradan videolarını izleyebilir tostos oğlumun...


Bu halleri daha dün gibiyken, hangi ara büyüdün de pati pati gidiyorsun be çocuk!


Artık kendi kendine oturmak da bebek işi! ^_^ Gün içerisinde sürekli, ordan oraya gidip, o minik poposunu devirerek oturur pozisyona geçiyor... 


Tabii ki anası olduğumdan her hali, her hareketi dünyanın en sevimli şeyiymiş gibi geliyor bana :)


Çirkin ördek yavrum benim!


Şimdilik son gelişmeler böyle... Bakalım daha ne maceralar bekliyor bizi!

Ben çok anlamıyorum ama duyan erken emeklemiş diyor, tecrübeli anneler nedir bunun ortalaması? Sizinkiler ne zaman emekledi/yürüdü?



peace


nora

Tuesday, 9 February 2016

Bekleme yapma, devam et! ;)


Beni affedebiliyy misiniz?? Hem payam var benim amca *puppy eyes*

Yazamadım bir türlü.

Ha diyeceksiniz ki ne oldu da yazamadın?

Bir sorun bakalım niye yazamadım? 

Hayır yazmadın da n'aptın?

Sekiz milyon iki yüz elli.... Sen bu parayı n'aaptın???

^_^

Açıklamam bu kadar :)

Neyse, döndüm.

Dilerseniz hiçbir şey olmamış gibi kaldığımız yerden devam edelim ;) 


Ne deysin, olmaz mı amca? 

Böyle zamanlarda aramız açılmasın diye şuralardan buralardan takip edebilirsiniz:

Nora Jartan: Twitter, Instagram

^_^

peace


nora

Monday, 1 February 2016

Her Çıkışın Bir De...

Düşüşü vardır.

Kızlarla akşam konuşuyoruz.. Konu bir yerlerden düşme hikayelerimize geldi :)

Sanırım herkesin hayatında mutlaka hiç unutamadığı, çok utandığı bir yere yapışma hikayesi vardır ^_^




Benimki Ankara'da geçiyor...

Annemle Kızılay'da geziyoruz... Kızılay yeraltı pasajlarıyla meşhur.. İşte o pasajlara da genelde ince basamaklı döner merdivenlerle iniliyor...

Pasaja adımımızı atmamızla ben boşluğa basarak düşmeye başladım.

Düşmeye başladım diyorum çünkü bu bir an değil, uzun bir süreç :)

Lambur lumbur yuvarlanıyorum...

Duramıyorum :)

Şerefsiz merdivenler de bir türlü bitmiyor...

Annem de yazık, bu süreçte yanımda olmak istiyor, beni bir şekilde hayatta tutma çabalarında...

Ben düşüyorum, o peşimden koşuyor...

Önce ayağını uzatıyor durdurabilmek için beni.

Yok.

Sonra elindeki çantasını uzatıyor, tutunacak bir dal olsun diye..

I-ııh.

Zemin kata ulaşana dek, aheste aheste yuvarlandım... Merdivenin basamakları bitince benim düşüşüm de bitti doğal olarak :)

Tabii ki o olaydan sonra defalarca düştüm kalktım ama o zamanlar lisede miyim neyim, çok utandığımı hatırlıyorum...

Yine de bu duruma gülmeme engel olamadı elbette utanç duygusu. Çünkü ben düşmelere inanılmaz gülüyorum! Kendim de olsa, başkası da olsa kopuyorum her defasında...

Bu konuyla alakalı unutamadığım bir diğer anımı da paylaşayım;

İzmir Konak metro girişinde 20li yaşlarında bir çift elele merdivenlerden inmeye başladı. Ben de arkalarındayım...

Kız aynı benim gibi durdurulamaz bir düşüşe geçti :) Sevgilisinin elinden kurtulmuş dan dun iniyor aşağı...

Kızcağız merdivenlerden yuvarlanırken sevgilisinin verdiği tepkiyi hala unutmam:

"Aşkım n'apıyosun???"

^____^

Var mı sizin de böyle asla unutamadığınız, en olmadık yerde yuvarlanmalarınız?




Thursday, 28 January 2016

Kobay Faresi Nora



Bugün Kavacık'ta bir araştırma şirketine gittim.

Bir kaç ay önce Facebook'ta listemden birisinin paylaşımı üzerine bilgilerimi bırakmıştım çünkü kriterlerine cuk oturduğum bir araştırma gibi görünmüştü. Mesleğimiz gereği hep işin müşteri tarafında oluyorduk, bu kez fokus grubunun göbeğindeydim :) Farklı bir deneyim olacağını düşündüğüm için atladım açıkçası ^_^

Konu pişik kremiydi, şimdi burda markasını yazmayayım, gereksiz reklam olmasın :)

Gittim, belli bir yaş aralığında bebeği olan yoplam 8 anne idik. Önce bilgilerimizin üzerinden geçildi, kaç yaşındayız, ne sıklıkla pişik kremi kullanıyoruz vs. Sonra bizi içeriden arkası görünmeyen, ancak dışarıdan müşterinin ve diğer yetkililerin bizi görebildiği dev bir aynanın olduğu odaya aldılar. Filmlerdeki sorgu odaları vardır ya hani, o şekil :)

Ve oturduk sohbet ettik ^_^ 1-2 döküman üzerinden konu ile ilgili neler düşündüğümüzü anlattık...

Açıkçası orada diğer annelerden çok farklı bir yaklaşımım olduğunu farkettim. Genel olarak biraz muhalefet kaldım diğerlerine göre..

Örneğin bir çoğu söylediklerine göre nerdeyse her alt açmada ortada pişik dahi yokken düzenli pişik kremi kullanıyorlarmış. Hatta her banyodan sonra losyonlar, bebek yağları falan..

Ne yalan söylim çok garip geldi.. Ben Uzay'ın cildini minimum derecede yabancı maddeye maruz bırakmaya çalışırken, baktım insanlar gururla anlatıyorlar bir de, yok şunu da kullanırım, yok bunu da sürerim... Hatta bir kaçı bebek kremini nasıl da kendi yüzlerine de uyguladıklarını falan anlatmaya başladı ^_^

Sanki ne kadar çok ürün kullanıyorsan o kadar daha iyi annesin gibi bir hava... Dedim orda bi durun... Ben hiçbir şey kullanmıyorum, çünkü çocuğumun herhangi bir cilt problemi yok, arada pişik gibi bir kızarıklık gördüğümde kremini sürüyorum bir kaç saate geçiyor..

Hah odadaki "rahat" anne ortaya çıktı :)

Sebebini de dilim döndüğünce anlattım, aralarından bir kaç tanesi hak verir gibi oldu.. Sonra bir tanesi, diğer konuşmalarından da biraz patavatsız olduğunu farkettiğim, " Yani bazı anneler vardır, çok da umrunda olmaz, amaaaan çocuk ne yaparsa yapsın gibi rahattırlar.." dedi.

Bana :)

"Hanıııımmm hanııııım!!! Senin o çemçük ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu??? Oraya gelirsem o ağzını caaaart diye yırtarım!" demeye hazırlanıyordum ki, diğerleri müdahale edip, "Yok canım, tam tersi, bu tarz düşünce farklı bi şekilde çocuğunu daha fazla koruma içgüdüsü.." falan diye olayı gayet düzgün bir seviyeye çektiler :)

Sonuç olarak benim için gerçekten ilginç bir tecrübe oldu, keyif aldım.. Bi de üstüne para verdiler ahahaha! :))) Sembolik bir miktar yalnız, öyle gözlerinizde dolar işaretleri çıkmasın hemen! ^_^

Sonra çıkışta eve dönmeden yiyecek bi şeyler alayım dedim.. Dışarda bekliyorum siparişimin hazırlanmasını.. Dilenciden hallice bi kadın geldi, 2 aylık bebeğime mama alıcam yardım eder misiniz dedi.. Eskiden olsa yemezdim bu numaraları ama kadın ben terslemeyince para değil mama alır mısınız? deyince, kalktım yandaki eczaneden aldım en büyüğünden verdim kadına... Dedim afiyet olsun.. Akın'a anlatınca bunu, dedi ki o kesin dönüp geri satmıştır mamayı :)

Ama ya satmadıysa? Ya gerçekten 2 aylık yavrusuna götürdüyse? İşte bu ihtimal yeterli benim için.

Neyse, sonuç olarak her günümün birbirinin aynısı olduğu bir dönemde gayet ilginç bir gündü bugün :)

Napim sıkıcı hayatıma renk gelsin diye bundan sonra gideyim de gündüz programlarına profesyonel seyirci mi olayım ya, ne dersiniz??? ^_^


Peace!


Nora
posted from Bloggeroid

İlk Vukuat



Yukarıda suretini gördüğünüz Chucky bugün kaşla göz arasında telefonuma salya banyosu yaptırarak ilk vukuatını gerçekleştirmiş oldu ^_^

Tam da kulaklık girişine, gerekli miktarda tükürüğünü özenle akıttığı için telefonum sanki kulaklık takmışım gibi davranmaya başladı. Bu ne demek? Görüntü var, ses yok! :O

Hemen pirinç kabına tıktık telefonu, 6-7 saat kaldı orda ve ta-taaam! Düzeldi!

Hep duyuyorduk, görüyorduk ama ilk defa işimiz düştü, cidden de işe yarıyormuş pirinç!



Uzay şu anda her gördüğünü istisnasız eline alıp ağzına sokma safhasında, sanırım daha da yorucu günler bizi bekliyor! Hele bir de emeklemeye başlayınca direkt Lulu'nun tasmasını takayım boynuna diyorum ;)

Tecbüreli anneler kıs kıs gülüyosunuz di mi şimdi bana, "you have no idea" bakışları, gülüşleri bunlar, biliyorum!

Peace

Nora

posted from Bloggeroid

Wednesday, 27 January 2016

What's up?

Sissy


İnanın üşendiğimden değil...

Hayatımda 2016'nın ilk ayını dolduracak kadar bile aksiyon olmamasından yazamıyorum :)

Şikayetçi miyim? Hayır! Keyfimiz yerinde, her gün birbirinin aynısı ama keyifli olduktan sonra varsın aynısı olsun!

Sağlığımız da yerinde, salgın grip henüz bize uğramadı çok şükür...

Kedüşler dışarısı soğuk olduğu için pek çıkmıyorlar, enerjilerini evde atmaya çalışıyorlar.. Ev hafiften tımarhane kıvamına geliyor.. Kırılan, dökülen devrilen bitmiyor bu durumda :) Bi tısslamalar, bi yer kapmacılık, bi vayy sen benim yerime nasıl yatarsıncılık... ^_^

Amaaan ne yapayım, o kadar da olsun..

Hiçbiri canımızdan kıymetli değil ya...

Cappy

Geçen gün Zeyno 9 yıllık evlilik tarihimizin ilk duvar saatini hediye etti doğum günüm vesilesiyle :) Bu kadar yıldır evliyiz, karı-koca inanılmaz evcimeniz ama iş evi dekore etmeye gelince dünyanın en pinti iki insanına dönüşüyoruz :) 

Mobilyaya para harcamak istemiyoruz tamam, hayvanlar sağolsunlar 2 haftada pişman ediyorlar yeni bir şey aldığımıza... Ama en beceremediğimiz şey, duvarlar... Sonuçta kedilerin ya da Lulu'nun duvara bi zararı yok.. Hep "Dur ben bu duvar için şöyle bi illüstrasyon yapacağım, onu bastırırız" ile "ay dur ben bu duvar için şöyle fotoğraflar çekeceğim, onları bastırırız.." kafası yüzünden... 9 yılda kaç tane ev değiştirdik, duvarlar hep tabula rasa...

Nasıl özeniyorum başka insanlarda görünce.. Hayır bi de birimiz tasarımcı, diğeri fotoğrafçı yani... Duvarda bir santim boşluk olmamalı bu durumda evde bence :)

Terzi yine kendi söküğünü dikemiyor sayın seyirciler...

Neyse görümceden gelen bu hediyeyle ilk adımı atmış olduk :) Bugün astım saati, gaza geldim, bir sürü çerçeve alıp, salonu saçma sapan fotoğraflarla donatacağğumm ^_^

Fikir vermek isteyen varsa lütfen çekinmesin!


Cheers


nora


Saturday, 23 January 2016

Cumartesi Queyfi



Efendim ayıptır söylemesi, şu an Ortaköy Starbucks’ın 2. katında, White Chocolate Mocha’mı yudumlarken karşımda boğaz manzarası, keyif yapıyorum. :)

Burada kişi başına bir MacBook düşüyor ^_^ 

Genelde ders çalışan öğrenciler var benim gibi kartolozlar pek bu üst katlara çıkmıyorlar sanırım, ya da Cumartesi sabahları evde aileleriyle takılıyorlardır büyük ihtimalle. Kütüphaneden hallice bir ortam. 

Ben ise bundan böyle her Cumartesi oğluşu babaya kilitleyip buraya geleceğim. 

6 ayın sonunda sanırım hakettim haftada bir gün tamamen kendime ait zaman geçirmeyi?

Bu sırada hem yazmak istediklerimi sakin kafayla yazabilir, hem de ne zamandır yapmak istediğim gibi unuttuğum fransızcama çalışabilirim. 

Bilgisayarın üstüne yatan kedi yok, tam konsantre olmuşken ağlayan bebe yok :)

Bi garip geldi aslında ne yalan söyleyeyim ahahah :)

Dışarıda da güya güneş var ama yalan. İnanılmaz soğuk. Soğuk ötesi. Donanza.

Aldanmayın, doğan görünümlü şahin gibi, güneş var ama buz gibi.

Neyse şikayet etmeyeyim, hava meteorolojiye uyup her yeri karla da kaplayabilirdi. Yaşasın ki yollar açık, kar mini mini uzun aralıklarla kısacık yağıyor.

Daha fazla da yağmasın zaten.

İki kardan adam yapacaksınız diye hepimizin rezillik çekmesinin manası yok. Hadi yılbaşında yağdı, tamam. 

Yeter! 

^_^


Cheers


nora

Bir Kimlik Türü: Ehliyet


Rica edeceğim yarın kar yağmasın!

Çünkü sabahtan evden çıkıp Ortaköy'e gideceğim.

Beykoz sınırlarını ayda yılda bir terkeden birisi olduğumdan benim için büyük mesele :)

Kar yağınca toplu taşıma dediğimiz kavram sihirli bir şekilde yok oluyor, taksiler dünyanın en değerli varlıklarıymış gibi gideceğiniz yeri beğenmiyor, benim gibi acemi şoförler ise arabalarını almayı aklının ucundan bile geçirmiyor.

Bu arada ehliyeti alalı 3 sene oldu sanırım, şimdiye kadar hiç ceza yemedim!

Neden?

Çünkü trafiğe çıkmıyorum! ^_^

İlk aldığım aylarda kocayla ortak kullanarak Ankara'dan İstanbul'a geldik, onun dışında 3-4 kez de, "hadi sen iç koci ben arabayı kullanırım" deyip, gecenin köründe trafikte kimse yokken sağ salim eve getirdim ikimizi, o kadar. 

Aslında araba kullanmakla ilgili hiçbir sıkıntım yok, gayet hakimim. Benim sorunum bu şehrin hödük şoförleriyle.

İnanılmaz stres ettiler beni resmen soğudum.

Hamileyken de cesaret edemedim açıkçası direksiyon başına geçmeye.

Offf çok ezik hissediyorum kendimi bu konuda.

Adamlar 70 IQ ile trafikte cirit atarken, ben hala yok otobüs, yok taksi... 

Ay ama napıyım canım kıymetli! ^_^

Şimdi de Uzay varken hiç cesaret edemiyorum. 

Eee direksiyon başına geçmeden de alışılmıyor bu merete!

Cüzdanda ikinci kimlik olsun diye de o kadar debelenmedik herhalde...

Bir an önce halletmem lazım bu işi, çok erteledim...

Ehliyet alıp trafiğe çıkmayan da bi biz kadınlar oluyor, neden acaba?

Var mı aranızda benim gibi ehliyeti süslük duran?

Bu arada 2012'de yazdığım ehliyet maceramı şu linkten okuyabilirsiniz :)


peace


nora

Wednesday, 20 January 2016

Para Üstünü Almayan Var Mı?


Biz yürüteç diye aldık ama içine Uzay'ı koyunca bildiğin dolmuşçu oldu çocuk ^_^

Seçme şansım olsaydı, çocuk büyütürken internetin olmamasını tercih ederdim sanırım. Her konuda birbirine tamamen zıt görüşlerin ısrarla savunulduğu bir mekan internet.

Yürüteç diye aratıyorsun, "Asla kullanmayın!" ile "Yürüteç olmasaydı ne yapardım?" arasında yüzlerce birbirinden farklı görüş karşısında tırnak kemirmeye başlıyorsun.

Emzik konusu da aynı şekilde mesela.

Böyle durumlarda, bizim zamanımızda nasıldı? diye soruyorum kendime. Eğer kendi çocukluğumda varsa, tamamdır. Sonuçta normal bir insan olarak büyüdüğüme göre sorun yok.

Ben bu aletin adını "Anneye Özgürlük" koydum.

En azından tuvalete gidebileceğim artık.

Ve tabii ki bütün gün çocuğu bunun üzerinde tutmayacağım, merak etmeyin her şeyin en iyisini bilen anneler.

Relax.

Yarın 6 Aylık oluyor bizim tostos. Ve evet gerçekten de "ne çabuk büyüyorlar!" 

Adam gibi 1-2 kare dışında fotoğrafını çekemedim oğlumun. Sanırım büyüyünce kızacak bana. Yarın 6. ayın şerefine bir kaç kare çekmek istiyorum aslında. 

Bol bol video çekiyorum doğduğundan beri. Belki bir gün montajlarım. Dönüp aylar önceki videoları izlemek daha keyifli geliyor.

Üstelik ne yalan söyleyeyim, hani şu yenidoğan bebekleri ecüş bücüş şekilden şekle sokup kollarını kafasının altında toplayıp fotoğraflarını çekiyorsunuz ya, bana çok itici geliyor o kareler. Son 3-5 yıldır moda oldu, her bebeğin bu tarz fotoğrafı var, birbirinden ayırt bile edilmiyorlar. Bebek fotoğrafçısı arkadaşlar kızmasın, siz mesleğinizi yapıyorsunuz, arz-talep meselesi, belki ben de o alanda fotoğrafçılık yapsaydım, ben de çekerdim. Sadece kendi bebeğimi o tarz doğallıktan uzak pozlarda sevmediğimi farkettim anne olunca. Bizim çocukluğumuzda fotoğraf stüdyosuna gidip garip fonlarda fotoğraflarımızı çektirmişler ya hani anne-babalarımız, yıllar sonra kendi çocuklarımız da bu fotoğraflara bakıp gülecekler gibime geliyor.

Bak ben de bu konuda ukalalık yaptım taze anne olarak.

Çünkü annelik müessesesi bilmiş olmayı gerektirir.  Öğrenin bunları ;)

Cheers.


nora



Tuesday, 19 January 2016

Haşırt Tu Dı Blekbord!



Çok sağlam cortladım! ^_^

Bir gün kaçırınca gerisi çorap söküğü gibi geldi...

Haftasonları aksıyor yazma işi biraz.. Haftaiçi rutininde daha kolay bazı şeyler.

Olsun, bazı günler çifter çifter yazıp telafi ederiz. ;)

Bazen resmen rahat batmış da kendime iş çıkarmışım gibi hissediyorum ne yalan söyleyeyim ^_^

Hayır niye her gün diyorsun? Haftada 1 gün de?

İki günde bir yazıcam de?

Yok olmaz, durup dururken hayatı kendine zorlaştırmazsan hiçbir kıymeti yok.

Neyse.

İşte geldim burdayım.

Yakında çok süper bir yazı ile karşınızda olacağım hepiniz affediceksiniz beni.

Hepiniz derken?

Bi allahın kulu da merak edip sormadı bu kız her gün yazıcam dedi, kaç gündür niye yok diye?

O da sizin ayıbınız olsun!

^_^

peace

nora

Friday, 15 January 2016

Uzay'da Bugün



Bugün de böyle geçti.


Uzay dönmeyi öğrendiğinden beri koltukta oturmak haram oldu. Ailecek yerde sürünüyoruz.

Hangi anne-babayla konuşsam "Ayy dur bu daha iyi günleriniz" diyor :/ Doğumdan 6. aya kadar her ay için böyle dediler. 

Bence aslında gittikçe zorlaşmıyor olay, her ayın farklı zorlukları var, insanlar atlattıkları evreleri unutuyorlar gibime geliyor.

Mesela ben gaz sancısı dönemi geçtiği için çok mutluyum. 2. aydan 4. aya kadar her gece, istisnasız 19.00-21.00 arası non-stop ağlama. Kabus gibiydi gerçekten. Bazı günler sabaha kadar.

Şimdi ise farklı zorlukları var, bir an bile yalnız bırakamıyorsun, aman onu ağzına atar, aman ordan düşer vs. Bir yandan artık iletişimde olduğumuz için çok keyifli bir yandan da yok dişi kaşınıyor bugün çok huysuz, yok 5. ay atak dönemi bilmem ne derken günler geçiyor işte. 



Bu aralar genel olarak yerdeyiz. Tabiri caizse "kıçım çıktı" ama olsun.

Televizyonun karşısına seriyorum bir çarşaf, bi yanımda Uzay, bir yanımda Netflix oohhh keyif.. Tabi bi bölüm diziyi izlemem 36 saat sürebiliyor bazen ama olsun buna da şükür :)

Özetle yorucu ama keyifli bir dönemdeyiz.

Paşazadenin emekleme çabaları hızla devam ediyor, 

Bakalım mobil versiyonu nasıl olacak ^_^



Ailecek yerdeyiz derken tabii ki kedi-köpek kim varsa birlikte sürünüyoruz! 

Eksik kalırlar mı hiç? ^_^



peace


nora

Wednesday, 13 January 2016

Yazamamak.



Cicili bicili yazılar hazırlamıştım size.

Sosyal medyanın diğer mecralarında hışımla siyasi paylaşımlar yapsam da, bu blog kişisel hayatımdan pozitif paylaşımlar yaptığım, insanların okurken keyif almasını istediğim bir yer oldu hep.

Ama bu ülke içimizde olumlu ne varsa öldürüyor artık.

İnsan pozitif bir şey paylaşmaktan utanacak duruma gelir mi? 

Gelir.

Ne yazayım ben şimdi?

Her gün göz göre göre ölenleri mi anlatayım burda?

Çocuklar ölmesin diyeyim de terörist mi ilan edileyim bu yaştan sonra?

İstanbul'un göbeğinde patlayan bombanın bizi şaşırtmayacak kadar normalleşmesini mi yazayım?

Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil.

" Hala dünyayı istila etmeyen uzaylıların da allah belasını versin!"


peace


nora

Tuesday, 12 January 2016

Rahatımı Bozanlar - 01



Bugün "Rahatımı Bozanlar" köşesinde kenarda bekleyen "62836381 adet güncellemeniz var" bildirimini işleyeceğiz.

Auto-Update yapsın dersen, hiç beklemediğin bir anda telefonun doldu mesajıyla karşılaşabilirsin. Çünkü gerekli gereksiz 1500 uygulama yüklü telefonuna ve hepsini güncellemeye kalkarsan fotoğraf dahi çekemeyeceksin.

O yüzden sadece sık kullandığın uygulamalarını güncel tutuyorsun. Aman yok "update" dediğin top yekün benden uzak olsun deme şansın da yok çünkü bir süre sonra zamanın gerisinde kalmışsın gibi, kullandığın uygulamalar çalışmaz hale geliyor.

Görmezden gelmeye çalışıyorsun ama ahh o bildirimler... Nasıl da çöküyor omuzlarına ağır ağır.. Her tuş kilidini açtığında parmağın kırmızı bir baloncuk içindeki rakama gidiyor önce ansızın. ancak hayır, bu rakam sana gelen mesajların sayısı değil... Usul usul çekiveriyorsun parmağını, içinde hüzün.


İşte bunlar hep dram.


Peace.


nora


*Fotoğraf bulamayınca oturdum Rahatımı Bozanlar logo/görseli hazırladım 2 dakikada :) Böyle bi bölüm olsun madem artık blogda ^_^

Monday, 11 January 2016

Herkesin Pazartesi'si Kendine



Çok büyük ihtimalle siz bu yazıyı okuduğunuzda sendromların vazgeçilmez günü Pazartesi olmuş olacak.

Evet, Pazartesi diye bir gerçek var ve siz ondan nefret ediyorsunuz.

Beyaz yakaların kabusu olarak da bilinen Pazartesi'nin stresi Pazar gününden başlıyor kabul edin...

Halbuki Cumartesi ne güzeldi, sanki hiç bitmeyecekmiş gibi ne yapacağınızı şaşırmıştınız :) Hatta Cuma akşamı iş çıkışı nasıl da bir "ohhh beee!" demiştiniz, hatırlasanıza?

Ne çabuk geçti haftasonu?

Been there, done that.

Siz çalışanlar için Cuma-Pazartesi arası yaşanan duygu iniş çıkışları neyse, benim gibi evde oturup el kadar bebesine bakan anneler için her gün bu durumun hızlandırılmış versiyonu!

Sabahın köründe başlayan mesaimiz, gün içerisindeki yüksek stres ve tempo sebebiyle akşama doğru yerini aşırı yorgunluğa bırakıyor. Yani bu durumda sabahtan akşama kadar bebekle geçen zamanı Pazartesi-Cuma arası mesainiz gibi düşünün.

Akşam olunca enerjinizin son damlasıyla saatleri saymaya başlıyorsunuz. Tıpkı siz çalışanların trafikte dakikaları saydığı gibi.

Ve sonunda yavrunuz uyuduğunda, ki bu sizin Cuma akşamı ruh halinize denk geliyor, bir ohh çekiyorsunuz... Sizin Cumartesiniz gibi biz de, gün içerisinde aklımıza gelip de yapamadığımız her şeyi bi anda yapmaya çalışıyoruz. Çocuğun uyuduğu saatleri nasıl değerlendireceğimizi şaşırıyoruz!

Evi mi toparlasam? Kaç gündür duş almadım, banyoya mı girsem? Şu tırnaklarımı artık keseyim! Ayy mutfağa gireyim en iyisi... Benim dizi noldu ya? Ne zamandır bi film izlemedim... Dur iki dakika Lulu'yla oynayayım... Offf saat kaç oldu, bir kaç saate uyanacak bu çocuk?!

Ve bizim Pazartesi'miz hiçbir şey yapamadan geldi bile.

Uykumuzu bile tam alamadık. :/

Her gün böyle.

Üstelik sizin işyerinde en azından molalarınız, öğle tatiliniz var. Tamam cennet değil belki işyeriniz ama en azından istediğiniz an kahvenizi de içebiliyorsunuz :)

O yüzden hiç şikayet etmeyin.

Bırakın müdürünüz söylensin, "deadline"lar sıkıştırsın, mail kutunuz dolsun taşsın...

Söylemesi kolay ama stres yapmayın!

Çünkü işler bitmez. O proje biter, yenisi gelir. Hepsi de eminim çok acil "finalize" edilmelidir.

Hiçbiri sizden, huzurunuzdan, akıl sağlığınızdan önemli değil.


O ZAMAN DANS!



RENK!




peace :)


nora


Sunday, 10 January 2016

Golden Globes 2016



Şu hayatta gerçekten bayıldığım bir ünlü varsa o da Ricky Gervais'tir.

Sadece komedyen olduğu için değil, insan olarak da, hayattaki duruşuyla ve bunu çekinmeden her fırsatta dile getirmesiyle de kendisine hayranım.

Üstelik de müthiş bir hayvan dostu.

Hayvanlar adına bir çok kampanyaya destek oluyor, yüzbinlerce dolar toplanmasını sağlıyor. Av meraklısı denyolara da birebir twitter hesabından ağzının payını veriyor zekasıyla.

Ollie adında Nana kılıklı bir de kedisi var :)

Ve bu adam bu Pazar 4. kez Golden Globes'u sunacak.

Çok heyecanlıyım :)

Mutlaka denk gelmişsinizdir, önceki yıllarda yaptığı sunumlarda Hollywood yıldızlarını yerden yere vurmuştu. Şimdiye kadar bu tarz bir davette bu kadar gaddar espriler yapan yoktur herhalde gözlerinin içine baka baka.

Türkiye'de herhangi bir kanal yayınlayacak mı bilmiyorum, eskiden CNBC-E yayınlıyordu ama artık bu kanal da nanaykente gittiği için, sanırım canlı izleyemeyeceğiz. Hoş, simultane tercümanlar sıkıcılıklarıyla töreni zaten izlettirmiyorlardı ya, neyse. Saatler öncesinde başlayan kırmızı halı görüntülerini canlı izlemek isterseniz E! (Entertainment TV) canlı veriyordur yine.

Ben her yıl olduğu gibi bir kaç gün sabredip torrente düşmesini bekleyeceğim.

Dürüst olmam gerekirse bu yıl ödüller umrumda değil, Gervais için izleyeceğim :)


Cheers!


nora


image source: NBC.com

Friday, 8 January 2016

Kişisel Gündem v.1

Cortladım cortlayacağım az kaldı :)

Benim gibi koltuk patatesinin nesine 365 Project ? ^_^

Şaka şaka, gayet motivasyonum yüksek, hiç fena gitmiyorum bence :) Son 1 yılda yazdığımdan daha fazla posta girdim buraya, gururluyum. Siz de okuyorsunuzdur diye düşünüyorum, umarım yanılmıyorumdur. Arada bir ses edin ;)

Sadece, buraya şefkat gösterebilmem için Uzay'ın uyumasını beklemem gerekiyor, bu sebeple gecenin köründe giriyorum yazıları, artık o kadar da olur! Bardağın dolu tarafından bakarsak, her sabah kahvenizi alıp bilgisayar başına geçtiğinizde, yeni bir yazı görüyorsunuz ^_^



Bugün bir ara oğluşla salonda takılırken baktım kendi kendine ana kucağında oynuyor, bi cesaret ne zamandır son bölümünü izlemek kısmet olmayan Childhood's End'i izledim. Birer saatlik 3 bölümden oluşan bir mini dizi. Bayılıyorum sci-fi mini dizilere. Eskilerden favorim Lost Room'dur.

Childhood's End, ilk bölümden itibaren acayip sarıyor zaten, tavsiye ederim. Gayet başarılı. Bilim-kurgu severler beğenecektir. Şimdi hiç konusunu anlatıp da spoiler vermeyeyim. 

Onun dışında günün haberi tabii ki de Netflix'in dünyaya açılması oldu :) 

Tabii ki eksik kalmadık.

Kociye yılbaşında Apple TV almıştım, Netflix'in uygulamasına bakıp bakıp gözümdeki yaşları siliyordum ki tam zamanında yetişti :) Evet içerik Amerika'dakine göre henüz çok zayıf ve Türkçe altyazı henüz yok ama şu an için problem etmiyorum çünkü Digitürk'ü kapatmak için bahane arıyordum, şahane oldu. Dünkü fırtınada yine çanak döndü, sinyal gitti, her seferinde gelip 30 saniyelik çanak düzeltmeye bile para almalarından bıktım. Zaten yıllardır Friends izlemekten ciğerim soldu. İlk işim arayıp da bulamadığım, Ricky Gervais'in dizisi Derek'i izlemek olacak Netflix'te, mis gibi. Hoşçakal Digitürk!

Ha tabii gerçekten Digitürk'ü kapatmak diye bir şey varsa! >.<

Daha önce defalarca denemiştim, bin dereden su getiriyorlar, eskiden sırf kapatma diye bir sürü bedava kanal veriyorlardı falan... Son denememde bayağı yol katettim halbuki. Her şey tamam, hiçbir tekliflerine boyun eğmiyorum, kararlıyım, taviz yok, o Digitürk kapanacak! 

Son noktada, "Efendim iptal talebinizi belirten bir dilekçe yazıp faks çekmeniz gerekiyor" dedi telefondaki yetkili.

Sene 2015.

Faks.

Faks ne lan?!

"Mail atsam?" 
- Olmaz. 
"Kargo ile göndersem?" 
- I-ıh.

İlla faks çekeceksin dedi.

İşte o noktada yenildiğimi kabul etmem gerektiğini anladım. 

Çünkü hiçbir kuvvet beni kaldırıp da içinde bulunduğumuz yüzyılda hala faks makinesi bulunduran bir kırtasiyeci aramaya gönderemez! 
Pes ettim.

Sonradan öğrendim ki online halledilebiliyormuş sanırım bu faks çekme işi. Artık hiçbir engel kalmadı.

Eeee Netflix de geldi, öyleyse bu hafta

FAKS YOU DİGİTÜRK!

peace

nora

Thursday, 7 January 2016

Kanyon

Atmosfer henüz çok değişmeden bir an önce paylaşayım istiyorum.

Yeni yıl zamanı yolunuz Kanyon'a düştü mü?

Benim Aralık ayında bir kaç kez düştü.

Sanırım şimdiye kadar gördüğüm en iyi yeni yıl süslemesini Kanyon yapmıştı. Gerçekten masalsı bir ortam yaratmışlar.


İstisnasız herkes en alt kattaki yapay karlarla kaplanmış mini göletin etrafında fotoğraf çektiriyordu.

Hatta eşim kahve almaya gittiğinde oğlumla beklerken, bir ömrümüze yetecek kadar selfie çeken insan gördük diyebilirim :)


Instagram hesabımı takip edenleriniz bu fotoğrafı görmüşlerdir zaten :) Minik kutup ayısıyla soğuk demiyoruz geziyoruz.. Tabii bu fotoğrafı çektiğimde gerçek kar henüz yağmamıştı, biraz o yüzden de alışveriş merkezini o halde görünce büyüleniyordu insan.


Fotoğraflar maalesef cep telefonuyla çekildi, 8 kiloluk bir tostosla gezdiğimden Marky'mi yanıma almayı aklımdan bile geçirmiyorum bu aralar ^_^


Aslında ilk gittiğimde bu alanda buz pateni sahası vardı, çekmemişim onu. Sonradan gittiğimde tasarım pazarı kurulmuştu. Noramore olarak belki Uzy büyüyünce biz de orda yer alırız ilerleyen senelerde ;)



Efendim buraya kadar Kanyon tanıtımı gibi oldu farkındayım. Ancak benim bu blogda para / hediye vs. karşılığı yazı yazmadığımı eski takipçiler bilir. Yeni gelenler için de belirtmiş olayım, kendi markam olan Noramore dışında reklam almıyorum ^_^ Eğer bir mekanı, bir ürünü anlatıyorsam tamamen babamın hayrına, gerçekten beğendiğim ve tavsiye etmek istediğim için yazıyorum. Bu da burda dursun.

Zaten birazdan bahsedeceğim konu ile bunun bir tanıtım yazısı olmadığı çıkacak ortaya...

Yıllardır, en sevdiğim alışveriş merkezi olarak Kanyon'u söylerim. Ferah, havadar, şık, sakin olduğu için diğer AVM'lerden çok seviyordum. Ta ki, bir bebek sahibi olana kadar.

İnanır mısınız bilmem ama Kanyon'un otoparkına bebek arabasıyla inmeniz imkansız. 

Asansör ilk kata kadar var.

Yürüyen merdivenin ise ilk kattan itibaren önüne kocaman demir duba koymuşlar, hani alışveriş arabalarını çalmayalım diye koyarlar ya, ondan. 

Doğal olarak otopark katlarına bebek arabasıyla inemiyorsunuz. 

Çok saçma di mi?

Bence de.

Diyelim ki insan değil, Zeyna'sınız; bi kolunuzla çocuğu sırtladınız, diğer kolunuzla da bebek arabasını yüklenip bir şekilde dubayı atlattınız ve geçtiniz. (Ki bence mümkün değil geçemezsiniz)

Peki ya engelliler???

Onlar ne yapacak?

İstanbul'un göbeğinde, Levent'te bir alışveriş merkezi bunu yapıyorsa...

Bence korkunç bir şey, üstelik tasarımıyla da övünen bir mekan bu konuyu düşünmemiş olabilir mi? 

Hoş, asansör olan yerlerde de sağlıklı, gencecik insanlardan biz bebeklilere ve engellilere sıra gelmiyor o ayrı konu... Ben Uzay gelene kadar, hamileliğim de dahil olmak üzere, asansör kullanmak nedir bilmiyordum, çoğu yerin asansörünün nerde olduğunu bile bilmem. Gerçekten anlayamıyorum bu insanları.

Bugünkü yazı da böyle tatsız bitsin.

Belki okuyan biri olur da, dank eder.

peace

nora




Tuesday, 5 January 2016

Kedi, Köpek ve Bebek

"Eeee akşama ne yemek yapsam?" gibi "Yarın bloga ne yazsam?" diye düşünür oldum ^___^

Hatta dürüst olmam gerekirse, tanıyanlar bilir; akşama ne yemek yapsam diye düşündüğüm pek görülmedi bugüne kadar ;) Kıymetinizi bilin!

Aslında elimde yazılmayı bekleyen çok sağlam hikayeler var... Bunlardan en bombası elbette ki doğum hikayem... Kendi doğumum değil tabii ki, Uzay'ın doğum hikayesi. Öyle ya, neden "doğum hikayem" diyoruz? "Doğurma hikayem" denmeli aslında. Neyse.

Doğurma hikayemi hemen yazamayacağımı biliyordum aslında ama çocuk nerdeyse 6 aylık olacak, bu kadar gecikeceğimi tahmin etmiyordum. Hoş, bu süreçle ilgili hemen hemen hiçbir şeyi doğru tahmin edemediğimi bir bir başıma gelince anladım ya... Şimdi daha iyi anlıyorum, markette sokakta hamile halimi görüp bana acıyan gözlerle bakan diğer anneleri ^_^

O bakış aslında "You have no idea!" bakışıymış :)

Siz siz olun, çocuk sahibi değilseniz, hiç atıp tutmayın.

Ben çok atıp tuttum.

Hepsi patladı :)

Doğum macerasını ayrıca yazacağım. Söz. Her hamile gibi ben de başka insanların hikayesini okumaya can atıyordum. Sadece bu sebeple bile yazmam gerek.


Evde bir sürü pati varken bir de çocuk gelince noldu? 



Daha fazla yorucu oldu. Hepsi bu. Önceleri %100 benim ilgimi gören tipitoşlar, ben Uzay'a kilitlenince, triplerden triplere girdiler. Kıskananlar oldu tabii, ama kıskanmak deyince çocuğa zarar verecek bir kıskanma gibi düşünmeyin, işte yukardaki gibi, ana kucağını paylaşamamak mesela :) Cappy'i indiriyorum, çocuğu alıyorum koymak için, hoooop o arada Nana oturmuş bile! 

Ailenize yeni katılan bir bebek olduğunda evdeki hayvanlarınızı göndermek zorunda değilsiniz. Bu saçma düşünceyi atın kafanızdan. 



Kediniz / köpeğiniz kasıtlı olarak bebeğinize zarar verecek hiçbir şey yapmaz. Elbette ki bebeğinizi gözünüzün önünden bir saniye bile ayırmamalısınız; ancak zaten evde bir hayvanınız olmasa da bebeğinizi gözünüzün önünden bir saniye bile ayırmamalısınız :)

Bizim asıl kadromuz artık Cappy, Sissy, Nana ve Lulu. (Zeus bir kaç ay önce bizi terk etti, o konuyla ilgili elim pek gitmiyor klavyeye ama yazıcam bir ara..) Ama bunların dışında hem eve girip çıkan 10 kadar kediden oluşan bi seri var (Avatar, Sushi, Ponpon, Karamel, İrmik vs. ), bir de üstüne bir bu kadar daha eve girmeyen, bahçede baktıklarımız. 

Böyle bir eve bir de bebek doğunca, bana da sadece kafaya huniyi geçirmek kaldı ^_^



Evimiz büyük, yer sıkıntımız yok aslında. Zaten zamanında hayvanlar rahat etsin diye böyle bir eve taşınmıştık. Ama tabii ki de evin büyük olması evdeki bütün hayvanların ben neredeysem orada olma isteğini değiştirmiyordu ^_^

Her an benimle alt alta üst üste olmaya alışık kedilerim ve Lulu, sezaryen sonrası iyileşmeye çalışan, 7/24 kucağında bebek olan, bu insanlıktan çıkmış vaziyetteki annelerini pek bir yadırgadılar. 

Eve gelen giden de cabası.

Normal şartlarda da misafir olayına pek sıcak bakmayan kedilerim iyice telef oldular :) 

Neyse ki ilk tantanalar geçince her şey normale döndü.

Tabii ki bu süreçte birbirinden fantastik şeyler duymadım değil... Aman tüy kaçar, aman bebeğin suratına otururlar (niyeyse?) aman şöyle yapar, böyle yapar... Bunları diyenler de hayatı boyunca evinde tek bir hayvan beslememiş insanlar... 

"Çok afedersiniz de, benden iyi mi bileceksiniz?" demedim. 

Onun yerine çocuğuma, aileme odaklandım. Onlarla savaşarak harcayacağım enerjiyi, oğluma kullandım. 

"Hıı.. hıı.. evet... tabii tabii... Yok zaten almıyoruz biz kedileri o odaya... " falan :)

Bu yazıyı okuyan hayvan sahibi hamileler varsa, tavsiye ederim, hiç uğraşmayın, ağzınız onları onaylarken, kafanızın içinde minik bir maymuncuk trampet çalsın :)

  Dinlemeyin, geçin.

İçinize endişe tohumları ekmelerine izin vermeyin.


Hayvanlarınızın düzenli aşılarını, iç-dış parazitlerini yaptırın, sizin de aklınızda bir soru işareti kalmasın.

Siz zaten annelik içgüdülerinizle yavrunuzu her türlü tehlikeden koruyacaksınız, bırakın çocuğunuz hayvan sevgisinden mahrum kalmasın.

Bir süre sonra bebişiniz ayaklandığında hayvanları ondan nasıl koruyacaksınız onu düşünün :)


peace

nora