Wednesday, 22 February 2017

What The Fog?!


Şubat ayı Kanada'da kışın en zor geçtiği ay diyorlardı, son 1 haftadır 10 derecelerdeyiz, bahar erken geldi derken....

Bugün böyle bir sabaha uyandık, resmen göz gözü görmüyor... ^_^

Şöyle anlatayım:

A post shared by Nora Jartan (@norawashere) on

YouTube 'u Yeniden Keşfetmek

Kanalıma hoşgeldiniz :)

Belki yıllardır düşünüyorum adam akıllı bir Youtube kanalı açmayı, süper ilginç(!) hayatımı bir de oradan paylaşmayı...

Ancak ister tembellik deyin, ister yoğunluk bir türlü girişmemiştim bu işe...

Ta ki Kanada'ya taşınıp, Journalism New Media okumaya başlayana kadar. Bölümümün adında "New Media" geçtiğinden, daha doğrusu geleneksel gazetecilik çoktan öldüğünden, okulda sırf Youtube ile ilgili bir dersim var desem inanır mısınız?

Dersin adı "Entrepreneurial Journalism", tabii ki tek ilgilendiği şey Youtube değil, ancak hocamızın sınıfımıza özel bir kanal açtırması yetmiyormuş gibi, ona düzenli bir şekilde video sağlayamamız gereken ödevler veriyor her hafta... Yukarıdaki ders adına tıklayarak abone olabilirsiniz :)

Az önce ödevlerimden birini yükleyince, buradan da paylaşayım istedim:



Sınıfımızın kanalına buradan: Entrepreneurial Journalism

Benim kişisel kanalıma da şuradan: Nora Jartan 

 Abone olabilirsiniz!

Spoiler: Kişisel kanalımda Kanada'dan hazırlayacağım VLOG serisi için çekimler yapıyorum, şimdiden takibe alın derim ;)


Cheers!

nora


Monday, 23 January 2017

Kanada'ya Evcil Hayvan Götürmek


Yurtdışına taşınmak başlı başına çok büyük bir karar. İstemek ayrı, gerçekleştirmek ayrı. "Yurtdışına taşınmaya karar verdim" dedikten sonra bile yüzlerce tilki dolaşıyor insanın aklında. "Şunu nasıl yaparız, bunu ne yapacağız?" gibi soruların sonu gelmiyor. Interneti didik didik edip, bir yerlerden bir kaç bilgi bulabilirseniz şanslısınız. 

Tası tarağı toplayıp sevdiklerinizi, alışkanlıklarınızı, memleketinizi geride bırakıp bambaşka bir ülkeye yerleşmek sanki yeterince zor değilmiş gibi, bir de evcil hayvanınız varsa kafanızdaki sorulara yenileri ekleniyor. 

Bizim için kedilerimizi ve köpeğimizi götüremeyeceğimiz bir senaryoda yurtdışına taşınmak diye bir ihtimal söz konusu olamazdı. Hatta gönül isterdi ki, bahçede baktığımız, kısırlaştırdığımız, eve girip çıkan onlarca kediyi de getirebilseydik keşke... Tabii ki bu mümkün değildi, "asıl kadro" diye nitelendirdiğimiz kedilerimiz Cappy, Sissy, Nana ve köpeğimiz Lulu'yu götürecektik. Ancak son sene aramıza katılan ve kapıdan kovsak bacadan giren, bize pek bir düşkün Totoro da bonus olarak son anda asıl kadroya dahil oldu... Etti mi 4 kedi, 1 köpek... 

Öncelikle itiraf edeyim, Kanada uzun zamandır aklımızdaydı ancak soğuktan da korkmuyor değildik. Daha doğrusu "değildim"... Yazın bile yorgan örten birisi olarak, ara ara farklı ülkelerin göçmenlik programlarını araştırıyordum... Bugün Avustralya'dan değil de, -10 dereceden, Kanada'dan yazıyorsam, bilin ki, evcil hayvanlarımız yüzündendir :)

Avustralya'ya evcil hayvan sokmak inanılmaz zor. Her aşıyı yaptırıp, her belgenizi hazırlayıp, ülkeye evcil hayvanınızla giriş yapsanız bile, karantina süreci var. Benim o dönemde internetten araştırdığımda Avustralya için karantina süresi 6 ay diyordu. Ancak Avustralya göçmenlik danışmanı bir arkadaş bu sürenin 2 ay olduğunu söylemişti daha sonra bana. Tecrübesi olan yazsın, ben buradan yanlış bilgi vermeyeyim.




Nana | 2016

Kanada'da yurtdışından getirdiğiniz evcil hayvanınız için herhangi bir karantina süreci yok. 

Buraya evcil hayvanınızı iki şekilde getirebilirsiniz:

1- Kendi uçtuğunuz uçakta sizinle birlikte
2- Pet Cargo olarak.

Bizde sayı fazla olunca, Cappy ve Nana'yı (iki kedi) uçakta ayağımızın dibinde, Sissy, Totoro (iki kedi) ve Lulu'yu (köpek) Air Canada Pet Cargo ile getirdik. 

(İnternette bu konuyla ilgili neredeyse hiçbir şey bulamadığım için, uzun uzun, detaylıca yazacağım)

Kanada Evcil Hayvanınızla Gelebileceğiniz En Rahat Ülke


Bu konudaki tecrübemi birebir yazınca anlayacaksınız, bırakın karantinayı, ben elimde iki kedi Pearson havaalanında fellik fellik "Ay ben bu kedileri kimseye göstermeyecek miyim memur bey?" diye gezmesem, kimsenin bana bir şey soracağı bile yoktu... Birazdan anlatacağım detaylı..


Öncelikle kulaktan dolma bilgilere itibar etmemenizi sağlamak için, bu konu ile ilgili resmi web adresini vereyim:

Kanada'ya evcil hayvan getirmek veya hayvanınızla seyahat etmek (ingilizce)

Buradan kedi ya da köpek başlığını seçerek (tavşanınızı ya da kuşunuzu da getirebiliyorsunuz anladığım kadarıyla) bu ülkeye hayvanınızı sokmakla ilgili detaylı bilgilere ulaşabilirsiniz. 

Ben özetlemeye çalışayım ama siz yine de linkten detaylı okuyun lütfen.

Kanada bir çok ülkenin aksine, Mikroçip ya da Tattoo (dövme) İSTEMİYOR. 

Önceden herhangi bir test (titrasyon testi vs. dahil) yaptırmanız GEREKMİYOR.

Böylece herhangi bir bekleme süresi de YOK.

Bu konuda bilmiş bilmiş konuşup kafanızı karıştıranlar, üç kuruş daha fazla koparmak için sizi yanlış yönlendiren veterinerler olabilir. İtibar etmeyiniz. 

Bu ülkeye hayvanınızı sokmak için yapmanız gereken en önemli şey Kuduz Aşısı ve bunu İngilizce ya da Fransızca olarak belgelemeniz gerekiyor. Türkiye rabies-free bir ülke olmadığı için bu aşıyı yaptırmanız lazım. Ancak o kadar rahatlar ki, diyelim yaptırmadınız ve bir şekilde geldiniz ülkeye.. Size bu aşıyı burada yaptırmanız için belli bir süre veriyorlar ve yaptırdıktan sonra aşı kartını Canadian Food Inspection Agency ofislerinden birine götürüyorsunuz. Yani adamlar tek bir şey istiyor, Kuduz aşısı, onu da yaptırmadınız diyelim, yine de karantinaya almıyorlar hayvanı... :) Ama şiddetle tavsiye ediyorum, aşıyı Türkiye'de yaptırın, burada veterinerin kapısından girdiğiniz anda dolarları saçmaya başlıyorsunuz :) Aşırı pahalı...



Bu bahsettiğim Kuduz Aşısı Sertifikası aslında zaten sizin evcil hayvanınızı Türkiye'den çıkartabilmek için Tarım İlçe Müdürlüğü'nden almanız şart olan belge ile aynı şey. Daha doğrusu Türkiye'den aldığınız bu belge Kuduz Aşısı Sertifikası yerine geçiyor çünkü bu sertifikada yazması gereken hayvanın kimlik bilgileri, aşıları vs. gibi bilgiler bu belgede hem Türkçe hem de İngilizce olarak mevcut. 


Evcil hayvanınızı Kanada'ya getirirken tek sinir bozucu prosedür Türkiye'deki bu uygulama aslında. Çünkü bu belgeyi uçuştan maksimum 48 saat öncesinde alabiliyorsunuz. Yani ben gideyim kafama göre 2 hafta önce hazırlayayım bu belgemi alayım gibi bir durum yok. Ve maalesef evcil hayvanınızı da bu evrağı alacağınız ilçe müdürlüğüne götürmeniz gerekiyor, oradaki görevli veteriner hayvanı görmeden size bu belgeyi vermiyor.



(Pet Pasaportu'na işlenmiş kuduz aşısı sticker'ı )

Biz önce veterinerimize gidip hayvanlarımızın tüm aşılarını yaptırdık, tabii ki Kuduz aşısı da dahil. Ne olur ne olmaz diye, Pet Passport adında yeni karneler çıkarttırdık (kimse bize bunun şart olduğunu söylemedi, veterinerlerimiz dünya tatlıları oldukları için kendileri böyle bir şey yaptılar). Tüm bilgiler ingilizce olarak da bu karnelerde mevcut oldu bu şekilde. Sonra bu karneleri ve hayvanlarımızı alıp Beykoz tarım İlçe Müdürlüğü'nün yolunu tuttuk. (Daha doğrusu eşim minicik arabamızla bir kaç sefer yaparak biraz eziyet çekerek halletti) 

Yanlış hatırlamıyorsam, evrak başına 150TL gibi bir ücret alıyorlar. (2016 itibariyle)


Bizim durumumuzda beraber uçacak hayvanlara tek bir belge düzenlediler. Yani yanımızda gelecek 2 kedi için tek bir belge, pet cargo ile gelecek 2 kedi 1 köpek için tek bir belge düzenlendi. (yanlış hatırlamıyorsam) Böylece pet cargo olarak gelen hayvanlarınızı Kanada'da karşıladığınızda gümrükte ödediğiniz ücret de düşüyor (kargo başına vergi alıyorlar) Yanınızda getirdiğiniz hayvanlarınız gümrüğe girmiyor, onlara Kanada'da ekstra para ödemiyorsunuz.


Biz iki kedi ile birlikte uçacağımız için kendi uçak biletlerimizi de Air Canada'dan tercih ettik çünkü THY ile ilgili çok fazla olumsuz olay duyduk bu süreçte. 


Eğer kediniz/köpeğiniz sizinle birlikte uçacak ise, kendi biletinizi almadan önce rezerve ettirirken bunu belirtmeniz gerekiyor. Uçacağınız sefer ile ilgili kabine hayvanınızı almanızın bir sakıncası yok ise, onay geliyor ve siz biletinizi alıyorsunuz. Ben bu işlemleri telefonda halletmiştim.


Air Canada ile uçuyorsanız, bilet başına (belirli bir kilonun altındaki) kedi/köpeğinizi kabinde yanınıza alabiliyorsunuz. Ancak uyarayım, Istanbul-Toronto seferinde kullanılan uçaklar oldukça sıkışık, ayağınızın dibinde kedi ile 10-10.30 saat uçmak çok da konforlu bir yolculuk değil :)


Kedi ya da köpek için havayolunun belirlediği şartlara uygun taşıma çantası almak zorundasınız. Kabinde gidecek pet için belli ölçülerde hard veya soft case olabilir diyorlar ama benim tecrübeme göre hard case'in o koltukların arasına sığma ihtimali yok! Kumaş taşıma çantası almanızı yine şiddetle öneririm. 


Hangi havayolu ile uçacaksanız, onun websitesinden ölçü bilgilerini mutlaka edinip, öyle alışverişe çıkın. Bu tarz konularda pek de taviz verilmiyor, elinizde kediniz havaalanında kalmak istemezsiniz.


Yanımızda götürdüğümüz kediler için biletimize check in yaptırırken 60-70 euro gibi bir ücret ödediğimizi hatırlıyorum. 


Pet Cargo olarak götürdüğünüz hayvanınız için ise kilosuna, boyuna, desisine göre ayrıca yüklü bir miktar ücret ödüyorsunuz. Bir çok aracı firma var, fiyatlar firmadan firmaya değişiyor olabilir, ve maalesef aracı firma olmadan Air Canada pet kargosu kabul etmiyor. Aslında bu çok da kötü bir şey değil, çünkü hayvanınızı emanet ettiğiniz bu tarz profesyoneller olması biraz daha güven veriyor. (Her firma için aynı şey söylenemez elbette, ancak bizim kullandığımız firmadaki Şule Hanım çok kahrımı çekti bu süreçte :)


Air Canada'nın sevdiğim bir yanı ise, hayvanınıza cidden değer veriyor olması. Örneğin yalnızca belli hava sıcaklığında pet kargosu kabul ediyor. Bizim şansımıza Temmuz ayında Türkiye'de de Kanada'da da aşırı sıcak hava sözkonusuydu ve maalesef pet kargolarımızın uçuş onayları için günlerce bekledik ve maalesef biz buraya geldikten 10 gün sonra ancak getirebildik. Aslında bu da çok iyi bir şey, sonuçta kargo olarak seyahat ettikleri için apronda bekletilebiliyorlar ve zaten saatlerce uçmuş olan bir hayvanın canını sırf para için riske atmıyorlar. 


Biz Pearson Havaalanı'na 2 kedi bir bebek şeklinde indikten sonra, önce ülkeye giriş evraklarımızı işlettik. Bu da bir - bir buçuk saat sürdü (buraya gelince anlayacaksınız, hayat çok yavaş akıyor). Kediler neyse ki yol boyunca hiç arıza yapmadılar. Hatta ben o kadar uzun yolculuktan sonra altlarına yapmışlardır diye düşünüyordum ama tutmuşlar yazık... 



Önemli bir noktadan bahsetmeyi unuttum: uçuş sırasında size doldurmanız için bir evrak veriliyor. Yanınızda gümrüğe bildirmeniz gereken eşya/yiyecek vs. var mı diye. Bu evrağı doldurup, havaalanında gümrük kısmına veriyorsunuz. Burada "live animals" gibi bir ibare var, onu mutlaka işaretleyin. Benim gözümden kaçmış ve ülkeye girişte gümrük görevlisi kırmızıyla üstünü çizip uyardı: 
"bir dahaki sefere burayı işaretlemeyi unutmayın" diye..




Evraklarımızı işlettikten sonra bavullarımızı aldık, tam sefilleri oynuyoruz, kucağımızda bebek, ellerimizde tosun gibi kediler, onlarca bavul... Çıkışa da gelmişiz... Elimizi kolumuzu sallayarak çıkabiliriz yani, kimsenin bize bir şey sorduğu yok... Ben tutturdum, olmaz bu kedilerin evraklarını birilerine göstermemiz lazım! :)


Çıkıştaki polise gidip dedim ben kedilerimle geldim, bu çocukların evraklarına kimse bakmayacak mı? Bir yer tarif etti, ve ben her zamanki gibi ilk cümleyi duyup, sonrasını takip etmedim çünkü ne zaman birine yol sorsam cevabı dinlemiyorum :) Biraz dolandık, meğer burnumuzun dibinde bir bankoymuş, bulduk, görevli polise çocukların evraklarını verdim, 2 saniye kadar baktı, onayladı ve bitti :)


Bu kadar kolay olacağını tahmin etmiyordum doğrusu.. :)


10 gün kadar sonra pet kargo olarak gelen diğer çocukları almaya gittiğimde durum biraz daha farklıydı açıkçası.

Uçağın iniş saatinde havaalanının yanında bulunan gümrük binasına gittim. Ve 4 saat bekledim :(



Air Canada Pet Cargo ile gelen çocuklarımı beklerken can sıkıntısından Instagram'a girdiğim post :)


Maalesef kargo olarak gelince, hayvanlar indiklerinde oradaki görevli bir veterinerin muayenesinden geçmeleri gerekiyormuş. Görevli veteriner de her zaman orada olmuyormuş, ancak gerektiğinde çağırıyorlarmış ve geliyormuş.

Bu süreçte hayvanınızı göremiyorsunuz, air condition'ı olan bir bölmede tutuyorlar ve sizi asla almıyorlar bu bölüme. "Merak etmeyin, arkadaşlarımız hayvanlarınızla ilgileniyorlar, keyifleri yerinde, bir sıkıntıları yok.." gibi açıklamalar yapıyorlar sadece.


Neyse, 4 saatin sonunda veteriner onayladıktan sonra, size verilen evrakları alıp, başka bir binaya gidiyorsunuz, o noktada kendimi "olacak o kadar" parodisinde hissetmediğimi söylesem yalan olur.. ^_^


Bu binada ise evrak kontrolleri yapılıyor ve kargo başına bir ücret alınıyor (30 cad gibi bir şeydi sanki). Bana sıra geldiğinde gümrük görevlisi kafasını evraklardan kaldırıp gözümün içine bakarak, "Neden bu kadar çok hayvanı bu ülkeye sokmak istiyorsunuz?" diye sordu. Adam haklı tabii, anlamaya çalışıyor :) "Bir Crazy Cat Lady kolay olunmuyor memur bey!" demek isterdim ama tabii ki onun yerine "Onlar benim yıllardır baktığım evcil hayvanlarım, Türkiye'de onları bırakabileceğim kimsem yok" dedim. Hafifçe yüzünü buruşturup onayladı evraklarımı.


Sonra bu evrakları alıp, 4 saat beklediğim binaya geri döndüm ve bir de onlara onaylattım. Olacak O Kadar parodisi demiştim değil mi?


Her şey hazır olduğunda, taksimi çağırdım, depo kısmına gidip çocuklarımı aldım.


Böylece kavuşmuş olduk.




Son olarak belirtmeliyim ki, Kanada'ya taşınıyorsanız evcil hayvanınızla kolaylıkla gelebilirsiniz. Hiç dert etmeyin. Ben 4 kedi 1 köpek getirdiysem, siz de minnok çocuğunuzu rahatlıkla getirebilirsiniz.

Çok uzun yazdım farkındayım ama umarım anlattıklarımın birilerine faydası olur. Çok fazla vaktim olmadığı için yazdıklarımı tekrar tekrar kontrol edemedim, sürçülisan ettiysem affola :)

Bir sonraki yazımda ise, evcil hayvan ile Kanada'da ev bulma maceramızı yazacağım :)



peace


nora



Wednesday, 28 September 2016

Her fani bir gün sosyal medyada linç edilecektir.



"End of an era" başlığıyla yazdığım yazı aslında gitmeden önce arkadaşlarıma, aileme, blogumu yıllardır takip eden sayıca az ama birbirinden güzel insanlara yazılmış bir veda mektubuydu.

Önce blogumda paylaştım, sonra da Facebook hesabımda.

Bir arkadaşım "public yapsana, paylaşmak istiyorum" dedi.

Yaptım gitti. 

Yapmaz olaydım. Sadece benim hesabımdan iki binden fazla paylaşım oldu.

Ekşi Sözlük'e girdi, sonrasını siz düşünün.

İnci Sözlük, Biliyomuydun.com, Kanadadabirtürk gibi siteler kopyaladıkça kopyaladı, yapıştırdıkça yapıştırdı.

Aradan haftalar geçti, tam duruldu derken,

Ekşi Sözlük'te mektuba özel entry açıldı.

40 sayfa yorum.

En az 30 sayfası "s*ktirin gidin!" dedi.

Çoktan gitmiştik zaten. Manasız yordular kendilerini, beyhude harcadılar kıymetli zamanlarını.

Hayatımda yemediğim küfürleri, hakaretleri yedim. Solcusu ayrı, sağcısı ayrı sövdü. Kimsenin birleştiremediği ülkeyi benim kıytırık mektup birleştirdi sanırım. Bravo.

Oğluma bile dil uzattılar. Seviyeyi görmeniz lazım. "Bunların cenazesini bile kabul etmeyeceksin!" diyen oldu. Yuh...

Bir yerden sonra bıraktım okumayı. 

Cumhuriyet Gazetesi'nden ulaştılar, röportaj için. Önce dedim, çıkayım cevap vereyim, savunayım kendimi. Sonra dedim ki, kime neyi savunuyorsun? Daha fazla uzamasın konu diye kibarca reddettim.

Sonra koskoca Birgün gazetesi, sanki benimle röportaj yapmış gibi, benim ağzımdan çıkmamış saçma sapan cümlelerle süsleyip yayınlamış benim mektubu. Gazeteciliğinizi ayakta alkışlıyorum doğrusu...

Sözcü gazetesi iyice abartıp mektuptaki cümleleri de değiştirmiş kafasına göre, öyle yayınlamış. Sonuna da "Tüm vatanseverlere sevgilerimle..." demiş. Ee yuh!

Aydınlık gazetesi Araba Sevdası'ndan girmiş, vatan hainliğimden çıkmış.

Umarım hepiniz rahatlamışsınızdır, stresinizi atmanıza, kininizi kusmanıza bir nebze yardımcı olabildiysem ne mutlu bana.


Çünkü sayenizde, ben buraya neden geldiğimi hiç unutmayacağım. 


Tüm bu olanlara da tek yorumum budur.



peace



nora

Friday, 5 August 2016

Yeni Hayat



Kanada topraklarına ayak basalı tam 14 gün olmuş.

Normal şartlarda henüz yola çıkmamış olacaktık. 

Fakat normal namına bir şey kalmadığı için memlekette, apar topar kalktık geldik.

Öyle ki, getireceklerimizi hızlıca ayırıp, geri kalan her şeyi öylece bırakarak.

Yangından kaçar gibi.

Kimseye veda edemeden...




Oğlumun doğum günüydü 20 Temmuz.

Oğlumun, ilk doğum günüydü.

Çok büyük planlarım yoktu belki, taşınma telaşındaydık, ama en azından bir pasta kesip, iki fotoğraf çekecektim. 

Meraklı elleriyle saldıracaktı oğlum pastasına. Bir yandan fotoğraflarını çekip, diğer yandan onun o komik hallerini izleyecektim. Gözlerim dolarak...

OHAL ilanını izledik televizyondan onun yerine. Tırnaklarımızı kemirerek.

Her şeyimiz bu denli hazırken, maddi-manevi yurtdışına taşınmaya bu kadar odaklanmışken, her gün başka bir aksiyona uyanıyorduk vesselam.

Yüzüp de kuyruğuna geldiğimiz bu noktada risk alamadık.

Eşyası da, evi de sizin olsundu... 

Biz oğlumuza en güzel hediyeyi giderek verdik.

Pastasını da seneye keseriz.






peace



nora








Wednesday, 13 July 2016

End of an era.



Biz gidiyoruz.

Artık tanınmaz halde olan, doğduğumuz bu topraklardan, doyacağımız topraklara göç ediyoruz.

Gezi zamanı içimizde alevlenen minicik umut kıvılcımı maalesef artık tamamen söndü.

Asıl sorunun bizi yöneten ayak takımı değil, böyle olması gerektiğine inanan, bundan son derece memnun olan, senden benden sırf onun gibi olmadığımız için nefret eden halk olduğunu anladık artık.

Böyle nefret dolu bir çevrede barınamıyoruz.

Azınlığız.

Mutsuzuz.

Her gün ayrı bir katliamın yaşandığı, insan hayatının 5 para etmediği, üstüne bir de ülkenin yarısının inancınıza, doğduğunuz yere, ideolojinize, düşüncenize göre "oh olsun, iyi ki geberdi" dediği bir yerde daha fazla yaşayamıyoruz.

Belki tesadüfen o gün denk gelmeyip, patlayan bir bomba ile ölmüyoruz ama bu da pek yaşamaya benzemiyor doğrusu.

Biz artık insan yerine konmak istiyoruz.

İyilik yaptığımızda "enayi", saygısızlık yapmadığımızda "ödlek",  eğitimliysek "entel", görgülüysek "elit", dürüst isek "saftirik",  oruç tutmuyorsak "kafir" diye yaftalanmadığımız bir hayatımız olsun istiyoruz.

Öyle ya, başka hangi dilde "entel" diye hakaret var? Ne acıklı değil mi?

Daha basit bir hayat istiyoruz.

Daha güzel bir hayat istiyoruz.

Ayıp mı?

Her şeyden önemlisi, koca bir hayatın henüz en başında olan Uzy'ın sorumluluğu var artık üzerimizde. Sadece kendimiz için değil, onun için gidiyoruz en çok.

Bu ülkede her şey çok zor. Çalışmak, kazanmak, okumak, eğlenmek, dinlenmek, seyahat etmek, çocuk büyütmek...

Maalesef istediğiniz kadar çok para kazanın, bazı şeyleri satın alamıyorsunuz.

Kendi fanusunuzda belki huzur bulabilirsiniz ama burnunuzu kapıdan dışarı çıkardığınız an bu kötü insanlarla muhattapsınız. Sokakta, trafikte, okulda, işyerinde...

Belki çocuğunuzu yılda 40.000 TL vererek en iyi okula gönderiyorsunuz ama canını eğitimsiz, saygısız, hatta kuvvetle muhtemel daha önce içeri girip çıkmış eski bir dolmuş şoförünün kullandığı servise emanet ediyorsunuz... Siz gece gündüz çalışıp didinip tüm servetinizi yıllarca bu okullara, kurslara yatırıyorsunuz ki çocuğunuz mezun olduğunda 1500 TL maaşla, dayısının torpiliyle yönetici olmuş bir hanzonun altında çalışabilsin...

Bu ülkede artık gerçekten, taraf olmayan bertaraf oldu.

Göz göre göre hem de.

Ramazan'da sigara içene verdikleri tepkinin yarısını 45 çocuğa tecavüz edildiğinde vermeyen insanlarla nasıl yaşanır?

Yaşayamıyoruz.



Niye terkedip bu ülkeyi onlara bırakıyoruz? Niye hep biz gidiyoruz?  
Çünkü gitmezsek hep biz ölüyoruz.


Eğer başımıza bir iş gelmeden, hayatta kalmayı başarırsak, bu ay sonunda, binip uçağımıza yeni hayatımıza başlıyoruz.

Çokça buruk, bir o kadar heyecanlı, oldukça da öfkeliyim aslında. Tam bir duygudurum bozukluğu. Bakalım nasıl olacak...

Nora was here diye diye şaka maka, di'li geçmiş zaman olacak Türkiye'deki hayatımız.


Biz Eski Türkiye'nin insanları, Yeni Türkiye'yi terkediyoruz.




peace,



nora


Thursday, 3 March 2016

Netflix-mania!



Geçtiğimiz aylarda Türkiye'ye geldiğinden beri görgüsüz gibi sadece Netflix izliyorum. Meğer hayatımdaki tek eksik buymuş ^_^

Yılbaşında kocaya Apple TV almıştım, televizyona bağladık ve bir kaç gün içerisinde Netflix Türkiye açıldı, evde bir bayram havası. Buraya da yazmıştım zaten. Apple TV + Netflix muhteşem ikili.

Bu yaşıma kadar geyikti ama gerçekten de artık sadece belgesel izler oldum :)

Aman da paçalarımdan kültür akıyor manasında değil tabii, en çok kriminal belgesellere bayılıyorum mesela ;)



Aralarında en iyisi tabii ki Making A Murderer adlı docu-serie idi. Çok çok iyi. Dünyada da inanılmaz ilgi gördü, Steven Avery ve ailesinin başına gelenlerin anlatıldığı bu belgeseli izleyip de online dedektif kesilmeyen yoktur herhalde ^_^ Şiddetle tavsiye ediyorum, öyle böyle değil!



Küçük bir kasabada yıllar önce bir kadına yapılan saldırıdan suçlu bulunarak hayatının 18 yılını hapishanede geçiren Steven Avery'nin DNA teknolojisinin yardımıyla 18 yıl sonra hapishaneden çıkmasıyla başlıyor ilk bölüm. Ancak asıl olaylar bundan sonra başlıyor :) Daha fazla anlatıp spoiler vermeyeyim ;) Dizinin konusu, kurgusu, anlatımı muhteşem. Tamamen gerçek görüntülerden ve gerçek kişilerin konuşmalarından, gerçek mahkeme görüntülerinden oluşuyor.  Bir solukta tüm bölümlerini izleyeceğinizi garanti ediyorum ^_^

Ben böyle Netflix çılgınlığına sarmışken, etrafımdan "eee VPN ile biz zaten izliyorduk, VPN kurarsan Amerika'daki tüm içeriğe ulaşırsın.." sesleri yükselince, bir deneyeyim dedim ve zaten hali hazırda canım memleketimdeki ileri demokrasi uygulamaları sebebiyle zırt pırt kapanan sosyal medya siteleri için zamanında Chrome'a kurmuş olduğum Zenmate isimli VPN programını aktif ederek Netflix'e girdim.

Amanııııın resmen Türkiye kütüphanesinde hiçbir şey yokmuş! Çıl-dır-dım! ^_^

Çocukluğumdan kalma eski dizilerden tutun da, son dönem aklınıza gelen nerdeyse tüm diziler, filmler USA içeriğinde varmış meğer!

Netflix de benim bu sihirli dünyayı keşfetmemi bekliyormuş! Bir kaç gün geçmemişti ki, cort! "Şekerim VPN ya da bir proxy üzerinden sitemize girip hakkınız olmayan içeriği izlemeye çalışıyorsunuz, rica edicim kapatın şu programları, öyle adam gibi girin!" mesajı çıkmaya başladı...

Yani özetle, artık zengin Netflix Amerika içeriğine VPN ya da farklı bir yolla ulaşamıyoruz :/ Özellikle yapımcı firmalar bu konuda Netflix'i uzun zamandır sıkıştırdığından, adamlar artık izin vermiyorlar girmemize. İnternette de aradım farklı bir yolu var mı diye ama maalesef henüz bulamadım. Bilen varsa, alırım bi dal.

Umarım yakın zamanda Netflix bu firmalarla sözleşmelerini yenilerken bizim gibi Amerika dışındaki üyelerini de hesaba katar.

Şimdilik kendi içeriğimizle idare edeceğiz...

peace

nora


photo source: wetpaint.com, screencrush.com



Thursday, 25 February 2016

Röportaj: Üzüm ve Diğer Şeyler



Son bir kaç yıldır farklı bir gezegende yaşamıyorsanız, Üzüm ve Ryuk'u tanıyorsunuzdur.

Henüz bu dünya tatlısı fenomen kedilerle yolunuz kesişmediyse sizi hemen şöyle ve şöyle alalım... 

Üzüm ve Ryuk, iyi kalpli insan Yaşar Murat Taşkale tarafından sokaktan kurtarılmış sevimli mi sevimli iki kedicik. Ancak onları diğer kedilerden ayıran en büyük özellik, internetin en komik kedileri olmaları!



Üzüm ve Ryuk, kendilerine ait ilginç bir üslupla hayatı Yaşar'a dar ederlerken, biz hayranları da keyifle maceralarını takip ediyoruz.


Onların hislerine tercüman olan Yaşar, büyük incelik göstererek, kendisiyle blogum için röportaj yapmak istediğimi söylediğimde, beni kırmadı. 

Blogumu takip edenlerin default olarak kedi seven insanlar olduğunu düşündüğümden, bu röportajı kaçırmayacağınızı düşünüyorum ^_^

 Nora Was Here gururla sunar... ;)

-


Üzüm, Ryuk, Yaşar ve Diğer Şeyler




- Üzüm ve Ryuk’u çok iyi tanıyoruz da, Yaşar hakkında çok az şey biliyoruz, bize biraz kendinden bahseder misin? Kaç yaşındasın, ne iş yaparsın, nelerden hoşlanırsın?


37 yaşındayım. İstanbul'da doğup büyüdüm. Üniversite de dahil tüm hayatım burada geçti diyebilirim. Lisansta felsefe okudum, yaptığım işten dolayı başladığım lojistik yönetimi yüksek lisansını yine iş yoğunluğundan dolayı bitiremedim. Geçmişte kitapçılık, bar işletmeciliği, müzisyenlik, gitar öğretmenliği gibi işlerden sonra son 8 yıl yazılım danışmanlığı ve proje yöneticiliği yaptım. 1 yıl kadar hayvanseverlere yönelik bir dergi çıkarttım. Okumayı, yazmayı, müzik yapmayı seviyorum. 



- Üzüm ilk evcil hayvanın mı?


Küçüklüğümden itibaren kuş, balık gibi evcil hayvanlarım olmuştu. Kendi evim olunca kedi sahiplenme düşüncem hep vardı, o yüzden Üzüm'den önce bir erkek sokak kedisi sahiplenmiştim.


- Kızların diyaloglarını yazmaya nasıl başladın? Onların gerçek hayattaki davranışlarından ilham alıyor musun?


Aslında herkes gibi ben de sosyal medyada kedilerin dilinden yazılan monologları okur eğlenirdim. Üzüm'den önce evde bir erkek kedim vardı ve Üzüm'le de bir süre yaşadılar. Onu kaybettiğimde kendi kendime "keşke onunla daha fazla konuşsaydım" diye düşündüğüm olurdu zaman zaman. Muhtemelen o üzüntüyü bir daha yaşamamak adına karşılıklı konuşmaya ve yazmaya başlamış olabilirim. Tabi işin mizahi yönü de başlı başına bir motivasyon kaynağı oldu. Yazarken onların gerçek karakterlerinden kesinlikle ilham alıyorum. Hatta bir yandan büyürlerken karakterlerinin gösterdiği gelişimi dahi yansıtmaya çalışıyorum bir parça.


- Üzüm ve Ryuk ile ilgili paylaşımlarına yapılan, sana en ilginç gelen tepki ne oldu?


Çok fazla at hediye edildi bugüne kadar. Başlarda daha ilginç geliyordu fakat şimdilerde normal karşılıyorum. Çok güzel bir şey bir yandan.



- Sence Üzim ve Ryuk’un bu kadar sevilmesinin sırrı ne?


Bunun üzerine biraz düşündüm aslında. Çünkü bugün, başlangıçta öngöremeyeceğim kadar çok sevildiklerini görüyorum. Sanırım en önemli etken samimiyet. Bir yönüyle doğal bir ev hali var ve bunu insanlar yakın buluyor. Bir de metinlerdeki hem mizahi hem dramatik yön önemli bir etken olmalı. Bu anlamda ben de kendimi diğer insanlardan ayıramıyorum pek. Ben de çok gülüyorum ve hüzünleniyorum okurken. Samimiyeti de bu doğuruyor sanırım. Popüler olmak yahut ticari bir kaygım hiç olmadı.


- Geçtiğimiz haftalarda Üzüm ve Diğer Şeyler adlı kitabın yayımlandı, hemen ardından da 2.baskı geldi bile, nasıl hissediyorsun?


İlk 3 haftada 3 baskı yaptı ve biraz şaşırdığımı söylemeliyim. Aslında bu kadar satabileceğini tahmin etmiş olsam da bu kadar hızlı satacağını hiç düşünmezdim. Bir yandan çok mutlu oldum fakat diğer yandan bunun, yaptığım paylaşımlardaki amatör ruhu bozmaması için daha fazla gayret göstermem ve üzerine düşünmem gerekiyor.




- Üzüm ve Ryuk’un konuşma şekilleri adeta yeni bir dil oluşturdu. Paylaşımlarının altındaki yorumlara baktığımızda, hayranlarının bu dile gayet hakim olduklarını ve kusursuzca(!) konuştukları Üzümceyi kullanmayı çok sevdiklerini görüyoruz. Tahmin eder miydin bir gün bu dilde bir kitabının basılacağını?


Başlarda aklımın ucundan bile geçmezdi. Ama zaman geçtikçe ve artık daha fazla benimsendiğini, hatta sosyal medyada Üzüm ve Ryuk dilinde şakalar döndüğünü gördükçe daha çok alıştım. Çok güzel bir duygu benim için.


- Üzüm ve Ryuk’un Yaşar’dan daha çok tanınması hakkında ne düşünüyorsun?


Geldiği nokta itibarıyla buradaki dengeyi olması gerektiği gibi kurabildiğimi düşünmüyorum. Demek istediğim şey, bence onlar biraz daha ön planda olmalılardı. Eğer başlarda bu noktaya geleceğini bilseydim kendimi biraz daha gizleyebilirdim. Bu sadece göz önünde olmanın hoşuma gitmiyor olması da değil. Mizahi bir şeyler üretiyor olmak benim bir yönüm, fakat sadece bununla biliniyor veya bilinecek olmak beni biraz rahatsız ediyor. Bir yandan da onların artık kitap olması dolayısıyla malesef işin bir de medya kısmı var. Bir yerden sonra isteseniz de kendinizi daha fazla çekemiyorsunuz.


- Kızların önümüzdeki maceraları hakkında spoiler istesek biraz?


Onlar için yazdığım bazı şarkılar var ve onları kaydedip yine kızların görüntüleriyle videoklipler yapmak istiyorum aslında. Kesin olmamakla birlikte yine onların başrolde olduğu uzun öyküler paylaşabilirim diye düşünüyorum.


- Ve son olarak en merak edilen konuyu sormak zorundayım… At alacak mısın kızlara? :)


Neden olmasın :)


12.02.2016, İstanbul
by Nora Jartan




Monday, 15 February 2016

Uzay'da Yeni Gelişmeler

Creative minds are rarely tidy!

Günler çok hızlı geçiyor! 

Neden?

Çünkü bizimki geçen hafta emeklemeyi öğrendi! :O

7 aylık olmasına 10 gün kala çözdü işi!

Zincirinden kurtulmuş bir mahkum gibi son 6 ayın acısını çıkarıyor :) Gece uykusundan bile uyanıp emekleyerek bir yerlere gitmeye çalışıyor... >.<

Haftalarca dizlerinin üstünde yaylandı, bir günde çözdü tam olarak ne yapması gerektiğini :)

Instagram hesabımı takip edenler oradan videolarını izleyebilir tostos oğlumun...


Bu halleri daha dün gibiyken, hangi ara büyüdün de pati pati gidiyorsun be çocuk!


Artık kendi kendine oturmak da bebek işi! ^_^ Gün içerisinde sürekli, ordan oraya gidip, o minik poposunu devirerek oturur pozisyona geçiyor... 


Tabii ki anası olduğumdan her hali, her hareketi dünyanın en sevimli şeyiymiş gibi geliyor bana :)


Çirkin ördek yavrum benim!


Şimdilik son gelişmeler böyle... Bakalım daha ne maceralar bekliyor bizi!

Ben çok anlamıyorum ama duyan erken emeklemiş diyor, tecrübeli anneler nedir bunun ortalaması? Sizinkiler ne zaman emekledi/yürüdü?



peace


nora

Tuesday, 9 February 2016

Bekleme yapma, devam et! ;)


Beni affedebiliyy misiniz?? Hem payam var benim amca *puppy eyes*

Yazamadım bir türlü.

Ha diyeceksiniz ki ne oldu da yazamadın?

Bir sorun bakalım niye yazamadım? 

Hayır yazmadın da n'aptın?

Sekiz milyon iki yüz elli.... Sen bu parayı n'aaptın???

^_^

Açıklamam bu kadar :)

Neyse, döndüm.

Dilerseniz hiçbir şey olmamış gibi kaldığımız yerden devam edelim ;) 


Ne deysin, olmaz mı amca? 

Böyle zamanlarda aramız açılmasın diye şuralardan buralardan takip edebilirsiniz:

Nora Jartan: Twitter, Instagram

^_^

peace


nora

Sunday, 31 January 2016

Her Çıkışın Bir De...

Düşüşü vardır.

Kızlarla akşam konuşuyoruz.. Konu bir yerlerden düşme hikayelerimize geldi :)

Sanırım herkesin hayatında mutlaka hiç unutamadığı, çok utandığı bir yere yapışma hikayesi vardır ^_^




Benimki Ankara'da geçiyor...

Annemle Kızılay'da geziyoruz... Kızılay yeraltı pasajlarıyla meşhur.. İşte o pasajlara da genelde ince basamaklı döner merdivenlerle iniliyor...

Pasaja adımımızı atmamızla ben boşluğa basarak düşmeye başladım.

Düşmeye başladım diyorum çünkü bu bir an değil, uzun bir süreç :)

Lambur lumbur yuvarlanıyorum...

Duramıyorum :)

Şerefsiz merdivenler de bir türlü bitmiyor...

Annem de yazık, bu süreçte yanımda olmak istiyor, beni bir şekilde hayatta tutma çabalarında...

Ben düşüyorum, o peşimden koşuyor...

Önce ayağını uzatıyor durdurabilmek için beni.

Yok.

Sonra elindeki çantasını uzatıyor, tutunacak bir dal olsun diye..

I-ııh.

Zemin kata ulaşana dek, aheste aheste yuvarlandım... Merdivenin basamakları bitince benim düşüşüm de bitti doğal olarak :)

Tabii ki o olaydan sonra defalarca düştüm kalktım ama o zamanlar lisede miyim neyim, çok utandığımı hatırlıyorum...

Yine de bu duruma gülmeme engel olamadı elbette utanç duygusu. Çünkü ben düşmelere inanılmaz gülüyorum! Kendim de olsa, başkası da olsa kopuyorum her defasında...

Bu konuyla alakalı unutamadığım bir diğer anımı da paylaşayım;

İzmir Konak metro girişinde 20li yaşlarında bir çift elele merdivenlerden inmeye başladı. Ben de arkalarındayım...

Kız aynı benim gibi durdurulamaz bir düşüşe geçti :) Sevgilisinin elinden kurtulmuş dan dun iniyor aşağı...

Kızcağız merdivenlerden yuvarlanırken sevgilisinin verdiği tepkiyi hala unutmam:

"Aşkım n'apıyosun???"

^____^

Var mı sizin de böyle asla unutamadığınız, en olmadık yerde yuvarlanmalarınız?




Thursday, 28 January 2016

Kobay Faresi Nora



Bugün Kavacık'ta bir araştırma şirketine gittim.

Bir kaç ay önce Facebook'ta listemden birisinin paylaşımı üzerine bilgilerimi bırakmıştım çünkü kriterlerine cuk oturduğum bir araştırma gibi görünmüştü. Mesleğimiz gereği hep işin müşteri tarafında oluyorduk, bu kez fokus grubunun göbeğindeydim :) Farklı bir deneyim olacağını düşündüğüm için atladım açıkçası ^_^

Konu pişik kremiydi, şimdi burda markasını yazmayayım, gereksiz reklam olmasın :)

Gittim, belli bir yaş aralığında bebeği olan yoplam 8 anne idik. Önce bilgilerimizin üzerinden geçildi, kaç yaşındayız, ne sıklıkla pişik kremi kullanıyoruz vs. Sonra bizi içeriden arkası görünmeyen, ancak dışarıdan müşterinin ve diğer yetkililerin bizi görebildiği dev bir aynanın olduğu odaya aldılar. Filmlerdeki sorgu odaları vardır ya hani, o şekil :)

Ve oturduk sohbet ettik ^_^ 1-2 döküman üzerinden konu ile ilgili neler düşündüğümüzü anlattık...

Açıkçası orada diğer annelerden çok farklı bir yaklaşımım olduğunu farkettim. Genel olarak biraz muhalefet kaldım diğerlerine göre..

Örneğin bir çoğu söylediklerine göre nerdeyse her alt açmada ortada pişik dahi yokken düzenli pişik kremi kullanıyorlarmış. Hatta her banyodan sonra losyonlar, bebek yağları falan..

Ne yalan söylim çok garip geldi.. Ben Uzay'ın cildini minimum derecede yabancı maddeye maruz bırakmaya çalışırken, baktım insanlar gururla anlatıyorlar bir de, yok şunu da kullanırım, yok bunu da sürerim... Hatta bir kaçı bebek kremini nasıl da kendi yüzlerine de uyguladıklarını falan anlatmaya başladı ^_^

Sanki ne kadar çok ürün kullanıyorsan o kadar daha iyi annesin gibi bir hava... Dedim orda bi durun... Ben hiçbir şey kullanmıyorum, çünkü çocuğumun herhangi bir cilt problemi yok, arada pişik gibi bir kızarıklık gördüğümde kremini sürüyorum bir kaç saate geçiyor..

Hah odadaki "rahat" anne ortaya çıktı :)

Sebebini de dilim döndüğünce anlattım, aralarından bir kaç tanesi hak verir gibi oldu.. Sonra bir tanesi, diğer konuşmalarından da biraz patavatsız olduğunu farkettiğim, " Yani bazı anneler vardır, çok da umrunda olmaz, amaaaan çocuk ne yaparsa yapsın gibi rahattırlar.." dedi.

Bana :)

"Hanıııımmm hanııııım!!! Senin o çemçük ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu??? Oraya gelirsem o ağzını caaaart diye yırtarım!" demeye hazırlanıyordum ki, diğerleri müdahale edip, "Yok canım, tam tersi, bu tarz düşünce farklı bi şekilde çocuğunu daha fazla koruma içgüdüsü.." falan diye olayı gayet düzgün bir seviyeye çektiler :)

Sonuç olarak benim için gerçekten ilginç bir tecrübe oldu, keyif aldım.. Bi de üstüne para verdiler ahahaha! :))) Sembolik bir miktar yalnız, öyle gözlerinizde dolar işaretleri çıkmasın hemen! ^_^

Sonra çıkışta eve dönmeden yiyecek bi şeyler alayım dedim.. Dışarda bekliyorum siparişimin hazırlanmasını.. Dilenciden hallice bi kadın geldi, 2 aylık bebeğime mama alıcam yardım eder misiniz dedi.. Eskiden olsa yemezdim bu numaraları ama kadın ben terslemeyince para değil mama alır mısınız? deyince, kalktım yandaki eczaneden aldım en büyüğünden verdim kadına... Dedim afiyet olsun.. Akın'a anlatınca bunu, dedi ki o kesin dönüp geri satmıştır mamayı :)

Ama ya satmadıysa? Ya gerçekten 2 aylık yavrusuna götürdüyse? İşte bu ihtimal yeterli benim için.

Neyse, sonuç olarak her günümün birbirinin aynısı olduğu bir dönemde gayet ilginç bir gündü bugün :)

Napim sıkıcı hayatıma renk gelsin diye bundan sonra gideyim de gündüz programlarına profesyonel seyirci mi olayım ya, ne dersiniz??? ^_^


Peace!


Nora
posted from Bloggeroid

Wednesday, 27 January 2016

İlk Vukuat



Yukarıda suretini gördüğünüz Chucky bugün kaşla göz arasında telefonuma salya banyosu yaptırarak ilk vukuatını gerçekleştirmiş oldu ^_^

Tam da kulaklık girişine, gerekli miktarda tükürüğünü özenle akıttığı için telefonum sanki kulaklık takmışım gibi davranmaya başladı. Bu ne demek? Görüntü var, ses yok! :O

Hemen pirinç kabına tıktık telefonu, 6-7 saat kaldı orda ve ta-taaam! Düzeldi!

Hep duyuyorduk, görüyorduk ama ilk defa işimiz düştü, cidden de işe yarıyormuş pirinç!



Uzay şu anda her gördüğünü istisnasız eline alıp ağzına sokma safhasında, sanırım daha da yorucu günler bizi bekliyor! Hele bir de emeklemeye başlayınca direkt Lulu'nun tasmasını takayım boynuna diyorum ;)

Tecbüreli anneler kıs kıs gülüyosunuz di mi şimdi bana, "you have no idea" bakışları, gülüşleri bunlar, biliyorum!

Peace

Nora

posted from Bloggeroid

Tuesday, 26 January 2016

What's up?

Sissy


İnanın üşendiğimden değil...

Hayatımda 2016'nın ilk ayını dolduracak kadar bile aksiyon olmamasından yazamıyorum :)

Şikayetçi miyim? Hayır! Keyfimiz yerinde, her gün birbirinin aynısı ama keyifli olduktan sonra varsın aynısı olsun!

Sağlığımız da yerinde, salgın grip henüz bize uğramadı çok şükür...

Kedüşler dışarısı soğuk olduğu için pek çıkmıyorlar, enerjilerini evde atmaya çalışıyorlar.. Ev hafiften tımarhane kıvamına geliyor.. Kırılan, dökülen devrilen bitmiyor bu durumda :) Bi tısslamalar, bi yer kapmacılık, bi vayy sen benim yerime nasıl yatarsıncılık... ^_^

Amaaan ne yapayım, o kadar da olsun..

Hiçbiri canımızdan kıymetli değil ya...

Cappy

Geçen gün Zeyno 9 yıllık evlilik tarihimizin ilk duvar saatini hediye etti doğum günüm vesilesiyle :) Bu kadar yıldır evliyiz, karı-koca inanılmaz evcimeniz ama iş evi dekore etmeye gelince dünyanın en pinti iki insanına dönüşüyoruz :) 

Mobilyaya para harcamak istemiyoruz tamam, hayvanlar sağolsunlar 2 haftada pişman ediyorlar yeni bir şey aldığımıza... Ama en beceremediğimiz şey, duvarlar... Sonuçta kedilerin ya da Lulu'nun duvara bi zararı yok.. Hep "Dur ben bu duvar için şöyle bi illüstrasyon yapacağım, onu bastırırız" ile "ay dur ben bu duvar için şöyle fotoğraflar çekeceğim, onları bastırırız.." kafası yüzünden... 9 yılda kaç tane ev değiştirdik, duvarlar hep tabula rasa...

Nasıl özeniyorum başka insanlarda görünce.. Hayır bi de birimiz tasarımcı, diğeri fotoğrafçı yani... Duvarda bir santim boşluk olmamalı bu durumda evde bence :)

Terzi yine kendi söküğünü dikemiyor sayın seyirciler...

Neyse görümceden gelen bu hediyeyle ilk adımı atmış olduk :) Bugün astım saati, gaza geldim, bir sürü çerçeve alıp, salonu saçma sapan fotoğraflarla donatacağğumm ^_^

Fikir vermek isteyen varsa lütfen çekinmesin!


Cheers


nora