Monday, 4 January 2016

Bugün Mükemmel Bi Gün Olacak!



Bu saatte,

Bu soğukta,

Hava bile henüz aydınlanmadan sıcacık yorganın altından çıkıp işe gitmek zorunda olanlar için hepinizi 1 dakikalık saygı duruşuna davet ediyorum. >.<

Tamam benim durumum da çok içaçıcı değil, 6 buçuk gibi enerji topum tarafından uyandırıldım ama en azından dışarı çıkıp otobüs beklemek zorunda değilim!

Sizler için çok üzülüyorum arkadaşlar. Valla.

Ama madem bu durumdan kaçış yok, bari zevk almaya bakalım.

Benim yaklaşıķ 10 yıldır her gün dinlediğim, hatta uzun yıllar blogumun sağ köşesinde podcast'lerini paylaştığım radyo programı Modern Sabahlar 14 Aralık tarihinden beri 89.0 Joy Türk'te yayınlanmaya başladı! Yani artık sadece Ankaralılar değil, artık tüm Türkiye sabahları Ege, Fahir ve Oktay'la uyanıyor!

Takın kulaklığınızı binin otobüsünüze, açın arabanın radyosunu, ne soğuğu sallayacaksınız, ne de trafiği!

Bir kaç güne hastası olup, gelip bana teşekkür edeceksiniz!l

Şimdiden rica ederim :)

Peace

Sunday, 3 January 2016

Once Upon A Time


Binlerce fotoğrafın arasında bir şey ararken şu yukarıdakine rastladım.

Aklıma geldi, sonra.

20'li yaşların başındayken yani en çılgın zamanlarımızda diyeyim, hiç mutlu değildik gibi geliyordu bize. Sanki dünyanın tüm yükü bizim sırtımızdaydı. Ve biz mutsuzduk.

Halbuki sorumluluk namına zerre derdimiz, tasamız yoktu. Ama bunu 34 yaşındaki Nora söylüyor şimdi. O zaman sorsanız bambaşka... 2010'lu yılların tabiriyle "ergen kafası" işte...

Ve biz o mutsuzlukla içerdik. Çok içerdik. Zaten paramız yoktu, bir de olan kırıntıları içmeye harcardık. Sonra bir de mutsuzluğumuza parasızlık eklenirdi.

Bu arada gözünüzde yanlış canlanmasın, "eller havaya" bir bara gidip içmekten, dans etmekten söz etmiyorum. Öğrenci evlerinden, salaş, biranın en ucuz olduğu barlardan, çoğu zaman Gülcan Abla'nın evinden, sokaklardan bahsediyorum.

Rock henüz ölmemişti.

Rocker olmak havalıydı o zamanlar.

Justin Bieber'ın henüz altına yaptığı, Nicki Minaj'ın saçlarının siyah olduğu yıllar.

Matrix'in, Fight Club'ın hayatımızı değiştirdiği bir dönem.

Çok konuşuyorduk, o zamanlar.

Tartışıyorduk, derinlere iniyorduk.

Ve sonunda mutlu olmanın sırrını çözmüştük!

En dibe inmeliydik.

İnmeliydik ki, sonraki hamlemiz yukarı çıkmak olsundu.

Çünkü biz hep düşüyorduk. Hiç çıkmıyorduk.

En dipte ise; çoğu insanın düşüneceğinin aksine, depresyon değil, delilik vardı.

Delilik depresyonun da ötesinde bir şeydi.

Delilik, mutluluktu.

Çünkü toplumu, kuralları, yasaları, ahlakı, normları hiçe saymaktı.

"Aklı başında" insanın yapamayacağı şeyler bunlar.

Bizim bir şekilde delirmemiz gerekiyordu. O zaman çok mutlu olacaktık.

Peki becerebildik mi?

Tabii ki, hayır.

Bu kadar bilinçli bir şekilde yitirilebilir mi bilinç?

Hiç sanmıyorum.

Hayat araya girdi ve çarklar yerine yavaş yavaş oturdu.

Kendimizi çok farklı zannediyorduk, tabii ki değildik.

Alt tarafı çocuktuk işte.


peace

nora



Saturday, 2 January 2016

Karbela!



Malumunuz kar istilası altındayız.

Çoğu insan bu durumu "İstanbul gelinliklerine büründü" şeklinde olumlu bir şeymiş gibi betimlemeye kalksa da, kar bana; mahsur kalmak, soğuktan donmak, kayıp düşmek gibi birbirinden korkunç şeyleri çağrıştırır.

Üstelik her defasında sokaktaki canları düşünüp sinirlerim bozulur.




Ancak itiraf etmem gereken bir şey var ki, o da karda çekilen fotoğrafların / videoların bir başka güzel olduğu gerçeği. Hatırlarsanız, geçen yıl kar yağdığında hamile halimle kısacık bir video çekmiştik. Postası burada: Kar Tatili!

Uzay bebesi için ilk kez yağıyor kar. Kendisini pancar gibi giydirip 30 saniye içinde bu kareleri çekebildim.. Biliyorsunuz, aman çocuğu üşütmeyelim durumu ;)



Kar ile ilgili hepinizin unuttuğu bir diğer şey ise,  evlerin çatılarından sokak lambalarına kadar bembeyaz kaplanmış, kartpostaldan fırlamış görüntünün yerini iki gün sonra çamurun alacağı gerçeği. :) Vıccık vıccık, blönşş blönşş basacaksınız yerlere, yanınızdan geçen arabanın sıçrattığı çamurla banyo yapacaksınız... Çamur banyosu! Literally!

cheers

nora

Friday, 1 January 2016

Bir de burdan yakalım.



Fark ettim ki, ben bu işi başarmak istiyorsam, telefonumdan da bloguma yazı girebilmeliyim.

Daha önce defalarca saçma sapan uygulamalar indirmiştim ama hepsinde insanı yazı yazmaktan soğutan eksiklikler vardı.

Bir önceki yayını Blogaway uygulamasında yazdım örneğin. Her şey iyi hoş, basit bir uygulama..

Zaten çok fazla beklentim de yok ama kardeşim fotoğrafın etrafına o attığın çerçeve nedir ya?

Düşünsenize yazılımcısınız, koskoca blogger için bir uygulama yapmaya karar verdiniz, çok fazla rakibiniz yok belli ki binlerce insan indirecek ve siz para kazanacaksınız.

"Blogger'ın arayüzündeki halihazır özelliklerin 5'te 1'ini uygulamaya entegre etsek yeter abi!"

Eyvallah.

"Yani insanlar yazı girebilsin en önemlisi bu!"

Doğru.

"HA AMA GİRDİKLERİ FOTOĞRAFIN ETRAFINA İNCECİK Bİ ÇİZGİ ATMAYI UNUTMAYIN BEYLER! BU ÇOK MÜHİM!!!"

WTF??!!

Gıcık oldum vesselam. Üşenmedim gittim bilgisayardan fotoğrafı tekrar girdim.

Ama uygulamadan da soğudum haliyle :/

Bloggeroid adında başka bir tane indirdim. Bakalım bu nasıl gıcık edecek beni?

Sizin bu iş için tavsiye edebileceğiniz bir uygulama varsa alırım bi dal.

Cheers.

nora

İlk Günden Fiyasko!!!

Yılbaşı kombinim ^_^

Arkadaş tamam bu "her gün blog yazma" macerasını beceremeyeceğiz dedik de, ilk günden de kaçırılır mı? ^_^

Yılbaşı gecesi sabah 5'e kadar oturursan kaçırılır tabii!

Neyse, saat 12'yi henüz geçmemişcesine yazıcim...

Umarım hepinizin yılbaşı gecesi planladığınızdan da güzel geçmiştir.

Benimki tam da istediğim gibi geçti...

Sıcacık evimde, televizyon karşısında, ev yapımı rus salatası dahil muazzam bir sofra eşliğinde, eşim ve oğlumla birlikte keyif ötesi bir gece oldu.

Elbette 2 yılın üstüne içtiğim 1 kadeh beyaz şarabın da etkisiyle ;)

Benim yılbaşı anlayışım her zaman PTT olmuştur. En deli zamanlarımda bile " yılın 364 gecesi dışarı çıkabilirim ama yılbaşı gecesi asla!!!" derdim. Nitekim arada arkadaşların ısrarlarına dayanamayıp dışarı çıktığım 31 Aralık geceleri bu felsefemi ispatlamak istermişçesine berbat geçmiştir.

Dün gecenin bir diğer özelliği de elbette yavrumla ilk yılbaşımız olmasıydı. Sağolsun kendisi de bunu kutlamak için sanırım 23.30'a kadar uykuya direndi ^_^ Ama annesi "lan bu çocuk zaten az uyuyor, yeni yıla uyanık girerse b*ku yeriz!" anlayışına dayanarak üstün bir çabayla kendisini uyuttu :)

Maalesef çehresi oldukça değişen memleketimin televizyon kanallarında eskisi gibi yılbaşı programları olmadığı için biraz buruktuk. Hoş ülke bu haldeyken zerre eğlence programı olmamalı belki de. Ben artık kendi akıl sağlığım ve büyütmeye çalıştığım yavrucuğun etkilenmemesi için gündemle ilgili hiçbir şeyi takip etmiyorum. Son 2 yılda bir ömre yetecek kadar acı gördük ve görmeye devam ediyoruz ne de olsa.

TV8'de O Ses Türkiye izledik ailecek. ( Normalde biliyorsunuz hep belgesel :P ) Yılbaşı eğlencesi iştahımızı doyurdu, yalan yok.

Yine de gözler bir dansöz aradı tabii.

Bu kadar geç yatınca, ertesi gün sabahın köründe müthiş bir enerjiyle uyanan Uzay ponçiğine bakmak ise tam bir işkenceye dönüştü doğal olarak ^_^ Öğlene kadar yarı kapalı gözlerle ilgilenebildiğim oğlumu öğleden sonra babasına teslim edip yatağa yapışmamla, akşama kadar uyumuşum :)

Yeni yıla bir garip başladık bakalım :)

Sizler neler yaptınız yılbaşında? Keşke otursaydım evimde, ya da keşke çıkıp dağıtsaydım dediniz mi?

Peace.

nora

Wednesday, 30 December 2015

MUTLU YILLAR!



Yılbaşı bebesi Uzay, mutlu yıllar diler!


Hepimizin böyle saf, masum ve naif bakışlar atabileceği bir yıl olsun.

Geçen yıl çok şiştik.

#bitartık2015


Her yıl olduğu gibi, bu yıl da gaza gelip kendime "yeni yıl hedefleri" belirleyeceğim elbette :)

Bunların bir kısmını ilk haftalarda gaza gelip yarım yamalak da olsa gerçekleştirirken, büyük bir kısmı içinse kılımı dahi kıpırdatmayacağım ^_^

Artık birbirimizi kandırmanın bir anlamı yok! :D

Bu hedeflerden sizi ilgilendiren bir tanesi var ki... KESİN BECEREMEYECEĞİM :)

Olsun, yine de hedef olarak koyayım, ne demişler;

Aim for the moon
Even if you miss
You'll land among the stars

Efendim, amacım 2016'da her gün (ama her allahın günü!) bloguma minik de olsa bir posta girmek!

"Ya bıragghhh!" dediğinizi duyar gibiyim ^____^

Hepinizi utandırıcam!

Görürsünüz!


İYİ SENELER!


nora

Tuesday, 29 December 2015

Üşütüceksin Çocuğu!


Bir Türk annesinden kızına en büyük miras nedir biliyor musunuz?

Çocuğunuzun her daim üşüdüğünü düşünmeniz!



Geçtiğimiz yaz İstanbul nasıl sıcaktı hatırlıyor musunuz? İşte ben o yazın tam ortasında, cehennem sıcaklarının yeryüzü provasında doğurdum oğlumu.

Kendi üstümde incecik bir gecelik, geberiyorum sıcaktan... Kucağımda Uzay 7/24 emziriyorum...

Klima? Yasak!

Vantilatör? Sakın ha!

Nefes alamıyorum? Onu ne yapacağız?!

Çocuk daha bir kaç günlük, bi annem geliyor örtüyor üstünü, bi ablam geliyor kat kat giydiriyor... 

Çok acemiyim, bi bildikleri vardır diyorum.. Bi de ben sarıyorum yavruyu...

Serpil Ebe kontrole geliyor o hafta...

Çocuğun halini görünce, "siz ne yapıyorsunuz yahu? " deyip, soyuyor çocuğu... 

Ayy bari çoraplar kalsaydı, üşütecek çocuk!

"Saçmalamayın, kendinizden bir kat fazla giydirseniz yeter.." diyor.

Sanırım haklı, çocuk ter içinde kalmış, sıcaktan isilik olmak üzere... :)

O günden beri giydirme işini abartmamaya çalışıyorum...

Ama ne mümkün!

İliklerime işlemiş bir kere "üşütme" kavramı...

Sokağa çıkıyorum, daha kış gelmeden çocuklarının ağzını yüzünü sarmış anneler görüyorum... 

Çocuğun gazı var dediğimde bile hala "üşütmüşsündür çocuğu" tepkisi alıyorum.

Her gün kendi içimde bir savaş... Durmadan yavrumu yeterince giydirdim mi acaba diye sorguluyorum anneliğimi... :)

Sürekli bir vicdan muhasebesi...

Eeee bu durumda yarın 30cm kar geliyor haberini okuduğumda neler hissettiğimi tahmin ediyorsunuzdur! >.<

Üşütmesem bari çocuğu!

^_^



Peace!

nora

Tuesday, 22 December 2015

Uzay Çağı



20 Temmuz 2015 tarihinde başladı Uzay maceramız.

5 ay geçmiş.

Yani son 155 gündür anneyim.

Oğlum, 22 hafta 1 günlük.

41+1'de doğum yaptım.

Annelik rakamlarla konuşmayı gerektirir.

İlk olarak bunu öğreniyorsunuz.

Gerisini bi ara yazarım.

Vakit yok, uyku çok ^_^

Şimdilik bol foto.















Wednesday, 6 May 2015

Öylesine.


Bunaltıcı bir Çarşamba.

Bir sürü işin altında gün ağırlaştıkça kendime kaçamak yapacak bahaneler yaratıyorum.

Ya dondurma yiyecektim, ya da buraya yazacaktım.

Baskülde 80'i gördüğümden ve haftaya doktor randevum olduğundan, dondurma seçeneğini elemek zorunda kaldım :/

Yukarıdaki fotoğrafı Brenizer tekniğiyle çektim. Keşke üşenmesem de anlatsam nasıl çekildiğini :) Aslında çok basit. Özetle, tek bir kare yaratmak için tüm ayarlarınız sabit kalırken (tüm değerleriniz ve özellikle focus'unuz manuelde kalmalı) , makinenizi aşağı, yukarı, sağa sola oynatarak birden fazla fotoğraf çekiyorsunuz. Sonra onları birleştiriyorsunuz. Böylelikle alan derinliği muazzam bir geniş açı fotoğrafınız oluyor. Harika şeyler çekilebilir bu teknikle. İlk fırsatta portrelerim üzerinde deneyeceğim.

Belki sizin için minik bir tutorial da hazırlarım :)

Cheers.

nora

Friday, 1 May 2015

Hamilelik bu değil! ^_^

(27.hafta)

Öncelikle uyarayım, bu yazı herhangi bir hamile / anne blogunda rastlayabileceğiniz türden, sevgi yumağı yutmuş, aşk böceği tarafından ısırılmış romantik annelerin tasvirlerinden oluşan bir yazı maalesef olamayacak.

Çünkü yıllardır "dünyanın en muhteşem şeyi" olarak biz kadınların önüne sürülen takriben 40 haftalık bu yolculuk, öyle düşündüğünüz gibi masalsı bir deneyim değil.

Yanlış anlaşılmak istemem, çoğu kadına göre "rahat" bir hamilelik geçiriyorum. Ancak "rahat" çok göreceli bir kavram, emin olun. Benim ya da bebeğin hayatını tehlikeye atacak genel sağlık durumuyla ilgili ciddi herhangi bir sorun yaşamamam olarak tanımlıyorum "rahat" olgusunu.

Gerçekçi olmak gerekirse hamilelikle ilgili rahat diyebileceğiniz herhangi bir durum yok :) Aslına bakarsanız tam bir rahatsızlık durumu :)

Hatta şöyle söyleyeyim;

Aklı olan insanın yapacağı iş değil! ^_^

En baştan alalım... Hayatımın hiçbir döneminde "aman da hanimiş mıçmıç, ponpidi pompik, agucuk gugucuk" bir insan olmadım çocuklara karşı. En sevdiğim çocuğa bile tahammülüm maksimum 1 saat. Annem ben çocukken bile yaşıtlarımla vakit geçirmeyi sevmediğimi, hep kendimden büyüklerle iletişim kurduğumu anlatır.

Merhaba, ben Nora ve evet ben çocuk sevmeyen bir hamileyim. >.<

Ancak bir kadın olarak, böyle bir deneyimi eninde sonunda yaşamak istediğimi de biliyordum. Yani "asla çocuk yapmayacağım!" gibi bir argümanım hiçbir zaman olmadı. Evliliğimizde 8 yılı devirirken, kendisi gelmeye karar verince (yaş da 33'e dayanınca) bize de "hoşgeldin" demek düştü :)

Elbette ki çocuklarla çocuk olamayan biri olsam da, kendi yavrumu daha doğmadan çok seviyorum. Büyük ihtimal doğduktan sonra iyice kafayı çizeceğim. Tüm anneler gibi "keşke daha önce doğursaymışım" bile diyeceğim. Ama bu yazıda benim gibi hamilelik konusunda kandırılan kadınları bir nebze de olsa aydınlatmak istiyorum. :)

Trimester trimester anadolu...

İlk trimesterin (yani ilk 3 ayın) en zorlu dönem olduğunu söylüyorlardı. Yalan. Evet mide bulantıları, halsizlik, hormonların sapıtmasından mütevellit duygu durumlarında inişler çıkışlar oluyor ama siz daha ne olduğunu anlamadan geçiyor ilk aylar. Sanırım benim gibi plansız bir gebelik yaşıyorsanız, olayın şokunu atlatmaya çalışmak sizi de bu aylarda oyalayacak. :)

Bu dönemde ben anlamsızca ve istemsizce bebekle ilgili her şeyi düşünmeye koyuldum. Bebek arabasından, hastane çıkışı kıyafetlere, evdeki kudurukların düzenini çok da bozmadan bebeğe güvenli bir ortam yaratmaya ne varsa dert oldu bana. Resmen işi gücü bıraktım, şunu nasıl yaparız, bunu nasıl yaparız? diye dolandım durdum. Sonra bol bol çat diye uyuyakaldım en saçmasapan saatlerde ve mekanlarda :) İlginç bir dönemdi ama :)

Daha önce hiçbir anne adayının başına gelmemiş ilginç semptomlarım da oldu. Ama hepsi normal çıktı sonunda. Bazı hamilelere olurmuş. Örneğin 3. ayın sonlarına doğru kaba etimden vurulmuşa döndüm bir gün :) Resmen 2 haftaya yakın yürüyemedim. O haftalarda sağ kalçada ağrılar olabilirmiş. Benimki daha çok bel tutulması gibiydi. Popo tutulması ^_^ Resmen hareket edemedim.

Bunun dışında buraya yazamayacağım cinsten saçmalıklar da yaşamadım değil :) Yani size tavsiyem, garip bir durum olduğunda panik olmayın, korkmayın, etrafınızdaki kimseye akıl danışmayın, internetteki felaket senaryolarını görmezden gelin, sadece ve sadece vakit kaybetmeden doktorunuza danışın. Çok büyük ihtimal yaşadığınız her ne ise, hamilelikte normal. Relax.

(19.hafta)


Bence asıl hikaye ikinci trimesterde başlıyor. Tamam vücut yeni hormon dengesine alışmış oluyor falan ama... Bu sefer de göbek sorunu çıkıyor ortaya. Özellikle bende oldukça erken çıktı :) Sanırım bizimkine 3+1 bir mekan sağladım rahat etsin diye, çünkü hala her gören "Aaa ikiz mi?" diye soruyor :)

Büyük göbek demek, hareketlerinizin daha da kısıtlanması demek. Hele ki bizim gibi 12 kedi 2 köpekli bir evde yaşıyorsanız, hareketlerinizin kısıtlanması demek, evin başını alıp gitmesi, sizin daha da sinirlenmeniz demek. Eşim ilk aylarda büyük haberin de gazıyla resmen kılımı kıpırdattırmadı bana. Ama bir süre sonra onun da normal rutinine dönmesi, yeni kurduğumuz işimizin başına (bununla ilgili ayrı bir post yolda!) dönmesi gerekti. Sanırım hala bir çok klasik Türk kocasına göre inanılmaz yardımcı, anlayışlı olduğunu belirtmezsem ayıp etmiş olurum. Ama kendi yapmak istediğiniz rutin şeyleri başkasından bekliyor olmak bile canını sıkıyor insanın. O sebeple göbek sıkıntı.

Tabii göbeğin ve bebeğin büyümesi içerdeki organlarınızın da sapıtması demek oluyor. Mesela ben sanıyordum ki, hamile olunca ooohhhh deliler gibi her istediğimi yiyebileceğim, danalar gibi tıkınacağım ve bahanem hazır olacak! Öyle bir dünya yokmuş. :/

Özellikle 2. trimesterde midem nasıl küçüldüyse, normalde yediğim miktarın yarısını bile yiyemez oldum :/ Hatta bu durum benim düşük tansiyonumla da birleşince bayıldım bir gün şak diye. Telaşla doktoru aradığımızda ilk sorusu "kahvaltıda çok mu yedin?" oldu :) O gün bugündür kuş kadar yiyorum :) O yüzden de hep açım. Bitmeyen bir diyette gibiyim.

Ha bu arada hamileliğin en can sıkıcı olayından bahsetmedim bile.

Merhaba mide yanması. 

Bu öyle herhangi bir günde midenizdeki asitin yükselmesi gibi değil. Bayağı hayattan soğutan cinsten, işkence usülü bir yanma. Ve sürekli. Sabah mide yanmasıyla uyanıp, gece mide yanmanız yüzünden uyuyamıyorsunuz.

Ben bir de çok akıllıyım, her daim doğallıktan yanayım ya, ilk aylarda bunun için ilaç almayarak kendime uzun bir süre eziyet ettim. Tıpkı sinüzit ağrılarımı da ilaçsız 1 hafta boyunca çektiğim gibi. Sinüzit yine geçiyor da, mide yanması ı-ıhh. Çocuk doğana kadar devam. Rennie şurup bu dönemde size eşinizden bile daha yakın bir dost olacak haberiniz olsun :)

Bu dönemde karnınızdaki arkadaşın tekmeleri devreye giriyor. Ben çoğu insana göre çok geç hissedebildim. Bi ara tırsmadım değil, kime sorsam "Aaaaa hala hissetmiyo musun?" tarzında insanı gereksiz yere telaşlandıracak tepkiler aldım. "Benimki annesine çekmiş, biraz tembel herhalde!" gibi yorumlarla savuşturdum bu neredeyse hamile kalmadan tekmeleri hissedebilen üstün anneleri.

Sürekli kıyaslama yaparak, kendi hamilelik dönemlerini anlamsız bir övünme, gurur duyma aracı olarak gören tipler olacaktır etrafınızda. "Ayy ben 8 aylık hamileydim, 2 tonluk vinç kullanırdım! Şunu yapardım, bunu hallederdim!" tadında, gerçekten sizi gereksiz yere kötü hissettirecek yorumlar yapanlara kulaklarınızı tıkayın. Herkesin hamilelik tecrübesi kendine özel. Hiçbir hamilelik birbirine benzemiyor. Sizinki size özel. Kimseyle kıyaslamayın kendinizi.

Şimdi böyle uzun uzadıya yazınca (ki daha yazmadığım bir sürü şey var) sürekli şikayet eden, mıymıy bir hamile imajı çizdim farkındayım :) Aslında pek de öyle olmadım. Çünkü bu bahsettiğim şikayetler aman aman katlanması zor şeyler çekilmeyecek dertler değildi açıkçası. Hatta insan öyle bir kafaya giriyor ki, "ayy aman ona bir şey olmasın da.. ne var canım alt tarafı 9 ay..." kafası hakimdi bende. O yüzden de psikolojik olarak pek sapıtmadım :) Gerçekten, sorunsuz, risksiz bir hamilelik geçirdiğimi bilmek yetti.

Artık son bölümdeyim. 28+4. Üçüncü trimester. Sanırım bu dönem ayrı bir macera olacak :) Artık göbeği taşımak başlı başına bir iş :) Bu dönemle ilgili gözlemlerimi de finale yakın paylaşırım artık. ^_^


peace!


nora





Monday, 2 March 2015

...




Tam 1 yıl önce bugün kayboldu Mumuk. 

Kahretsin ki bulamadık. 

Dönmedi. 

Çok aradık, çok ağladık. 

Bir daha göremeyeceğiz belli ki şaşkın oğlumu. 

Hala inanmakta zorlanıyorum. 

Çok zor.

N.

Friday, 20 February 2015

Kar Tatili!

Sanırım her yerin bembeyaz olmasını, kar yağmasını sevmeyen çok az kişi var.

İşte ben o az kişiden biriyimdir.

Herkes bir sabah uyandığında, bembeyaz bir manzarayla karşılaşmayı sevse de, ben o manzarayı görünce mutsuz oluyorum.

Tabii ki böyle hissetmemde bu soğukta sokakta kalmak zorunda kalan insan/hayvan her türlü canlıyı düşünüp vicdan azabı çekmenin de etkisi var.

Ama bu sene bana bir haller oldu sevgili seyirciler :)

Zannediyorum hormonların da etkisiyle, bir çok insan için kabusa dönüşen kar beni inanılmaz mutlu etti!

Ve kendime izin verdim, bu yıl kar yüzünden mutsuz olmayacağım!

( Yanlış anlaşılmasın, tabii ki bahçede baktığım kedüşleri sağlama aldım, ekstra korunaklı sığınma alanlarına her gün sıcak su torbalarıyla destekler, açık büfe mamalar, hatta onlara özel pişen tavuklar vs. yaptıktan sonra)

Ve geçen gün bahçenin tamamı kar altında kalınca ailecek keyif yaptık!

Zeus zaten tam bir kar köpüşü... İnanılmaz mutlu oluyor... Lulu ilk başta hoşlanmamıştı ama baktı biricik aşkı Zeus çok mutlu, onun da korkusu geçti :) Sissy'yi zaten önceki yıllardan hatırlarsınız, kar manyağı bir kedüş... Karnımda da bebiş, tam bir aile keyfi oldu...

Kısa bir video çekmiştik o gün, ben de iMovie'nin yardımıyla montajladım basitçe...

The Tanguns Gururla Sunar ^_^

NOT: Hiçbir kıyafetime artık giremediğimden rezil bir haldeyim, bir de hamile halimle hasta olmayayım diye ne bulduysam geçirmişim üstüme lütfen tipsizliğimi görmezden geliniz :)



Enjoy!

nora

Wednesday, 18 February 2015

Tuesday, 16 December 2014

Kuduruk Popolar Yeni Sezon


Yeni sezonda yine macera bizi bekliyor!!! =)






GoPro Hero 4 Test sürüşleri bunlar aslında... Shhh.... ;)



peace.



nora

Tuesday, 9 December 2014

Yazdan Kalma.

Yazdan kalma bir kare.

Akşam akşam karşıma çıktı.

Biri 2, diğeri 12 yaşında.

İkisi de hiç büyümeyen çocuklarım benim.

Baksanıza suratlarındaki ifadelere... Aynı heyecan, aynı saftiriklik.

Büyümesinler, yaşlanmasınlar hep böyle kuduruk kalsınlar istiyorum, tabii ki.

Hımmpff.


peace


nora



Friday, 17 October 2014

Delirmemek için...

Hem gündemi takip edip, hem de akli dengemizi koruyabilmemiz için, günde en az 2 doz kedüş/kopiş fotolarına bakmamız lazım.

Bu da benim kamu sağlığına bir katkım olsun!

Bizim evin yeni nesil kuduruklarından ortaya karışık...!

Afiyet Olsun!








Mutlu Haftasonları y'all!

peace

nora







Saturday, 23 August 2014

Bir Domates Macerası


Merhaba.
Ben Nora.
Bitki yetiştiremeyenlerdenim.

Maşallah dediğim bitki 3 gün yaşamıyor yani, o kadar.

Çok özeniyorum, hevesleniyorum, alıyorum ve sonra da çok üzülüyorum.

Bu döngüden çıkamıyorum.

Evdeki kuduruklar da sağolsunlar hiç yardımcı olmuyorlar :/ Totolarının sığacağı büyüklükte bir saksıda çiçek girdiği an eve, "yeni tuvalet gelmiş koşuuuunnn!" nidalarıyla parti başlıyor.

Genelde onları bahane ediyorum ama içten içe biliyorum ki, onlar olmasaydı da bir bitkinin benim elimdeki ömrü olması gerekenden oldukça kısa ve acıklı olurdu.

Bir kaç hafta önce yine bir "evdeki bir kaç ihtiyacımızı almaya gidip, ihtiyaçlarımız hariç her şeyi aldığımız" alışveriş gününde bu minnak domates saksısını gördüm. Annem aklıma geldi. Ordu'daki evimizin minicik balkonunu domates tarlasına çevirmişti bir ara. Minicik saksılarda başlayıp, boyum kadar domates saksılarıyla donatmıştı balkonumuzu.

Tabii ki aldım.

Ama bu kez bildiğiniz misyon edindim.

İnternetten onlarca şey okudum, videolar izledim vs.

Benim anladığım, evde domates yetiştirmek için bilmeniz gereken 2 kilit nokta var:

Bol su + Bol güneş.

"Ne kadar zor olabilir ki?!" dedim.

Saksıyı koydum balkona, nasılsa kediler de çıkmıyorlar, domateslerimi katledemezler... Bol güneş kısmı cepte, tamam.

Ama bol su derken?

Kime göre neye göre bol?

Tüm bu evhanımı forumlarına izninizle buradan seslenmek istiyorum; kek yaparken koyacağınız sütün ölçüsünü birebir yazıyorsunuz da, bitki yetiştirmek için neden "bol" gibi göreceli bir kavram kullanıyorsunuz?

Gerçi ben biraz düz bir kadınım. Yemek tariflerinde de "alabildiğince un" dedikleri an kitleniyorum. Tam olarak ne alabildiğince? Elimdeki kap bayağı bir un alır yani zorlasam? Yazsanıza kardeşim diğer malzemelere göre oranını?!



Neyse efendim, ben de kendime göre bir "bol" ölçüsü yarattım kafamda ve sabah akşam suyu emdiğinde toprağın üst kısmı da hafif ıslak kalacak kadar suladım domateslerimi. (bakın ben bu amatör halimle bile kullandığım ölçüyü bir şekilde tarif edebiliyorum)

Ama ne yalan söyleyeyim, satın aldığımda üzerinde olan 2 yeşil domatesin de yakında hakkın rahmetine kavuşacağını düşünüyordum.

Aradan tam olarak ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum ama, kısa bir süre sonra bu iki yeşil domatesin kızardığını farkettim! Yanlarında da bir sürü başka yeşil domatesler!

Mission complete!

Olmuş domatesleri kopardık, tatları muhteşem!!!

Allahım, gerçekten de ne kolaymış!!!

Bundan sonra kendi domatesimi kendim yetiştiririm arkadaş! Organikse organiğin kralını yeriz!

Hemen bir hayaller, fesleğen de alalım, biber de alalım, onu da kendimiz yetiştirelim, bunu da bahçeye ekeriz... Bir anda, 2 cherry domates yetiştirdim diye 40 yıllık çiftçi oldum kafamda!

Arkadaşlarla sohbette konu bir yerden domates yetiştirmeye gelse gerine gerine diyeceğim ki; "efenim... bol su, bol güneş!..."

Ben böyle bir havalarda gezerken, domatesler de bir bir kızarırken, farkettim ki bu domatesin yaprakları kuruyor...

O arada bir saksı da fesleğen almışım bile gaza gelip.

O ilk parti domatesleri yedikten sonra bizim domates ağacı sizlere ömür. :/

Fesleğen de domateslerin gidişine dayanamayıp peşinden cort.

Sanırım benim kafamda yarattığım "bol su" ölçüsü yalanmış.

Tıpkı kendimi atlarımla hayal ettiğim şehir dışındaki dev çiftliğim gibi. :(

Ya da "bol güneş"i alabildiğince kullanmak gerekiyormuş domates yetiştirirken.

Velhasıl, yetiştiricilik kariyerim başlamadan bitmiş oldu.

Elimde sadece milyonda bir ihtimalle herhangi bir sohbette konusu açılırsa domates hakkında söyleyeceğim 2 şey kaldı:

Bol su, bol güneş!



cheers


nora




Tuesday, 5 August 2014

Hastane Ko(r)kusu









Çocukluğum hastane kokuyor.

Burnunuzun direğini sızlatan ağır bir kokusu vardı o zamanlar hastanelerin.

Şimdilerde otelden hallice çoğu klinik.

Bu fotoğrafları çektiğimde aslında koku falan yoktu etrafta.

Yine de sızladı burnumun direği yok yere.

Elbette kimseye hoş duygular çağrıştırmaz hastaneler ama ben fena bıkmışım o amonyak kokusundan, buz gibi metal aletlerin insanı olduğundan daha da huzursuz eden dokunuşlarından; -aman aman acıdığından değil de rahatsızlık hissi verdiği için- nefret ettiğim kocaman iğnelerden.

Sanki mikroplar öyle kokuyormuş gibi.

Sanki sağlam gitsem hasta olacakmışım gibi.

Artık büyüdüm ya, hiç iyi bakmıyorum aslında kendime.
Kapısından bile geçmiyorum hastanelerin.
Bir dolgum var aylar önce düşen, onu bile yaptırmaya gitmiyorum, öyle bıkmışım hastanelerden. 

Yarın öbür gün çocuk yapacak olsam, evde doğurmak istiyorum.

O derece.


N.


Monday, 4 August 2014

Görüşmeyeli neler oldu?



Ardan kocaman oldu!


Resimde görülen tipsiz bizim eve yerleşip üstüne de 5 tane yavru doğurdu! (vay benim dertli başım!)


Ardan'a kardeş geldi!


Tunca Ailesi kocaman oldu!


Kızım büyüdü! 


Evi yine bir sürü pati işgal etti!


Çocuk dizisi Pırdino için rengarenk çekimler yapıldı!


Noramore cicilerine bir sürü yeni tasarım eklendi!


Bol bol kilo alındı, pantolonlara sığılmaz oldu! >.< 

Neyse ki rejime girildi!


Açtığımız arayı toparladık sanki?


Sizin hayatınızda neler oldu?



peace.



nora

Monday, 14 July 2014

Mumuk.



Hep sıradan sebepler sıralardım blogumu neden ihmal ettiğime dair.

Ya "yoğunluktan",

Ya da "tembellikten yazamadım" derdim özetle, ve özür dilerdim sizden.

Bu kez "tatsızlıktan", "eksiklikten" yazamadım.

Evimizin ilk kedisi, eğlence ve ilham kaynağımız Mumuk kayboldu Mart ayında.

6 yıldır her anımızın birlikte geçtiği oğlumuz, bir pazar günü Göksu Evleri'nde, evden çıktı ve bir daha gelmedi.

Sosyal medyadan takip edenler zaten biliyor, aramadığımız delik, girmediğimiz ilan kalmadı.

Perişan olduk.

Kapı kapı gezdik.

Gecenin karanlığından, sabahın körlerine kadar.

Bulamadık.

Nispeten hayvansever bir sitede oturduğumuz için, yardımcı olmak isteyen de çok oldu. Hala arada ihbar telefonları geliyor, "Bu Mumuk mu?" diye.

Hiçbiri oğlum çıkmadı.

Kahrolduk.

Mart ayından beri her gün aklımızda.

Her gün ya internette aratıyoruz, ya da eve girmeden sitede bir tur atıyoruz, belki denk geliriz diye.

Çok yorulduk, çok üzüldük ama günlük hayatımıza da bir şekilde dönmek zorunda kaldık.

Evde ilgi ve sevgi bekleyen çok fazla çocuğumuz var. Onlar da perişan oldu günlerce biz sokaklarda sabahlarken...

Her haliyle çok özel bir kediydi Mumuk ve onunla yıllar geçirebildiğimiz için çok şanslıydık. Daha uzun yıllar birlikte olacağımızı zannederken... Başımıza bu geldi...

Bu süreçte, kaybolduktan 6 ay sonra, 2 sene sonra evine dönen kediler hakkında mucize hikayeler dinledik.

Artık bizim hikayemiz de mucizesini bekliyor.

Ah bir dönse...


nora